Biz, millet olarak, ümmetin başına bela olan en büyük mikrobun, yeryüzünün görünen en büyük şeytanının ne denli tehlikeli olduğunu unutmuş olmalıyız ki onlarla bürokratik olarak bir takım anlaşmalar yaptık.

Yer gök haykırdı “Olmaz” diye ama dinlemedik. Gazeteler görmezden geldi. Manşetler lâl kesildi. Televizyonlarda bahsi dahi geçmedi. Haber bültenleri bile bile bu anlaşmayı gizledi... Yazarların derdi değildi, çizerlerin kalemi görmedi, gerektiğinde şahsi hesaplarından mürit ve takipçilerini yönlendirmede herhangi bir beis görmeyen âlimler, tabakta kalan yemekleri sıyırmanın sünnet olduğu gibi konuları anlatmakla yetinmeye devam etti.

Yer ve gökle beraber bizler de haykırdık ama pek çok taraftan kulağı tıkanmış, bilinçli bir şekilde gözleri kapatılmış halkımız, son birkaç yıldır olduğu gibi kilitlendiği FETÖ olayından başka hiçbir şey görmedi ve lanetlenmiş kavimle anlaşma bir gece yarısı adeta gizlice meclisten geçirildi...

Peki, tarihin bu en büyük hatasına tüm duyularını kapatan insanlar hiç merak etti mi, bu kavim üstelik Rabbimiz tarafından neden lanetlenmiş diye?

“Onlar, Allah’ın lanet ettiği kimselerdir. Allah kime lanet ederse artık ona asla bir yardımcı bulamazsın.” (4/52) ayeti kerimesini okurken, “Allah’ın yardım etmediği bir kavimle nasıl olur da yardımlaşılabilir” sorusu gelmedi mi hiç aklınıza?

“Ne zaman onlar bir antlaşma yaptılarsa, yine kendilerinden bir grup onu bozmadı mı” (2/100) diye onların ne kadar bozguncu bir kavim olduğuyla ilgili bizi uyarırken Kitabımız, “Kendilerinden başka hiçbir şey düşünmeyen bu kavimle ne işimiz olur bizim” diye düşünmediniz mi?

Zahmetsiz bir şekilde kendilerine her gün gökten bıldırcın ve kudret helvası verildiği halde bundan bile sıkılan ve “Ey Musa, biz tek çeşit yemeğe asla katlanamayacağız, yeter artık, bizim için Rabbine dua et de bize yerin yetiştirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarmısağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın” (2/61) diyerek, dünyanın bütün nimetleri kendilerine verilmiş olsa da yine huzursuzluk çıkaracak kadar aşağılık olduklarını dünyaya kanıtlayan bir milletle nasıl işbirliği yapılabilir diye yadırgamadınız mı?

“Üzerlerine zillet ve meskenet damgası vuruldu ve nihayet Allah’tan bir gazaba uğradılar. Evet, öyle oldu, çünkü Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Evet, öyle oldu, çünkü isyana dalıyorlar ve aşırı gidiyorlardı” (2/61) diyerek her anlamda aşırı ve her şartta isyan içinde oldukları vurgulanan, peygamberlerini bile bile öldüren ve bu yüzden Allah’ın gazap ettiği bir güruhla biz nasıl normalleşebilir, nasıl normal bir politika izleyebiliriz diye hiç ayetleri günümüze uyarladınız mı?

Yoksa ayetler o devir için söylenmiş ve süresi dolmuş muydu?

Yoksa günümüzdeki Siyonistler bu ayetlerden muaf mı tutulmuştu? Ya da yürekleri yumuşamış ve şeytanî özellikleri mi değişmişti?

Yoksa bunlar “Duyduk, dinledik, isyan ettik” (2/93) diyen Yahudiler değil miydi?

Yoksa bunlar Allah’ın nimet dolu bir şehri göstererek “Buraya ‘hitta’ (günahlarımızı bağışla) diyerek ve secde ederek kapısından girin ki, suçlarınızı bağışlayalım” (7/161) dediği halde öğütlenen sözü değiştiren ve “Zulmü alışkanlık haline getirdikleri için üzerlerine gökten azap yağdırılan” (7/162) kavim değil miydi?

Yoksa bunlar kıskançlıklarından Yusuf Peygamberi kuyuya atan, Zekeriyya Peygamberi testereyle yaran, olmadık entrikalarla Ortadoğu’yu kana bulayan Siyonistler değil miydi?

Hayır! Onlar hiç değişmedi.

Binlerce yıl önce gördükleri bütün mucizelere rağmen, Rahman’ın lütfettiği pek çok nimetine rağmen bozgunculuk çıkaran, yakan yıkan, elini değdikleri her yeri mahveden, sömüren, semiren, azdıkça azan lanetliler!..

Hiç ölmek istemeyen, bunun için pörsümüş kanlarını Müslüman bebeklerin tertemiz, taze kanıyla değiştirten “Her biri bin sene ömür sürmeyi arzulayan” (2/96) doyumsuzlar!...

Bir Müslümanın kemiğini kırmayı ibadet sayan, yaptıkları zulmü ve vahşeti izletmek için çocuklarını İsrail’in en yüksek tepelerine çıkaran ve kendileri gibi yetişen çocuklarının da bundan keyif aldığı yamyamlar!..

Doymayan, açgözlü, barbar, kaba kuvveti üstün tutanlar…

Onlar hiç değişmedi. Hatta şu anda çok daha fazla tehlikeliler. Bütün maddi güç ellerinde. Bütün medya kontrollerinde. Tüm dünya yediğiyle, içtiğiyle, banka faiziyle onların emrinde…

Öyleyse bizler de onlara karşı olan düşüncelerimizi hiç değiştirmemeliyiz. Binlerce yıldır defalarca kez tescillenen bu bozgunculuğa karşı her daim uyanık olup millet olarak zihniyetimizi, hâl ve tavırlarımızı, devlet politikalarımızı buna göre düzenlemeli ve ferdî olarak ise Fatiha Suresi’nin öğrettiği şekilde “Gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna”  (1/7) iletmemesi için Rabbimize dua etmeliyiz…