İnsanın hafızasına bir paslı çivi gibi çakılan, bir mıh gibi yerini bulan bazı görüntüler vardır. Yıllar geçse de unutamazsınız, hafızanızın o bölümünden silip atamazsınız. Benim hafızamda yer alan bu nitelikte ve evsafta iki görüntü var. Birincisi, Merve Kavakçı’nın başörtülü şekilde yemin etmek için girdiği Meclis çatısı altında maruz kaldığı muamele. Daha doğrusu DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit’in milletvekili yemini bile etmeden kürsüyü işgal edip, “Burası devlete meydan okuma yeri değildir” şeklinde yüzünü ekşiterek yaptığı konuşma.
İkincisi ise 28 Şubat sürecinde televizyon ekranlarından üstümüze üstümüze gelen tankları sürekli göstererek, o cırtlak sesiyle her an darbe yapılıverecekmiş gibi haber yapan, şimdi bir gazetede aşk meşk yazıları yazan Reha Muhar’ın o haşin silueti.
Türkiye, 28 Şubat meşum sürecinde çok önemli bir travma geçirdi. Bu süreçte medyanın tamamı darbecilerin yanında saf tuttu. Yargısıyla, sivil bürokrasisiyle, işadamları örgütleriyle ve medyasıyla.
28 Şubat ile 15 Temmuz arasındaki en büyük fark nedir diye sorarsanız, bence şudur. 28 Şubat’ta medya halkı yönlendirdi, 15 Temmuz’da ise halkın gücü medyayı. Eğer halk böylesine basiret ve feraset sahibi olmasaydı, işte o zaman bir başka boyut ortaya çıkacaktı.
Medyanın darbeye karşı duruşu, çok şeyleri değiştirdi.
Tatilim esnasında dost ve ahbap sohbetlerinde en çok 15 Temmuz kalkışması ve bu durumun nereye ulaşabileceği konusunu konuştuk. Öncelikle şunu söylemem gerekir. Bu kalkışmanın kirli ve paslı çarklarının tamamen kırılmadan, tehlikenin bertaraf edildiğini söylememiz çok zor. Her gün yeni gözaltılar oluyor, yeni tutuklamalar yaşanıyor. Sosyolojik bir kırılma yaşadığımız çok açık. Bu sosyolojik kırılmanın etkilerinin ise tamamen ne zaman ortaya çıkacağını kestirmemiz de çok zor.
Türkiye bir yandan FETÖ ile bir yandan PKK ile bir yandan DAİŞ’in bir hançer gibi yüreklerimize sokulan terör yansımalarıyla, bir yandan ise PYD ve YPG ile mücadele ediyor. Bu mücadelede özellikle Avrupa Birliği ülkelerini yanımızda göremiyoruz. ABD’yi göremiyoruz. FETÖ’nün başını iade etmekte bile nazlanıp duruyorlar. Diğer yandan zekâmıza hakaret ediyorlar. Gönderilen iade evraklarını kısa sürede okuyup bitireceklerine, Fethullah Gülen’i federal mahkemeye çıkarıp bizim istediklerimizi yerine getireceklerine, hukukçu heyetlerini Türkiye’yi gönderip ipe un sermeye çalışıyorlar.
Bir sosyolojik kırılma yaşadığımızı söylemiştim. Yüzlerce, binlerce insan gözaltına alınıyor, on binlerce memur görevinden ediliyor. Türkiye, bu düzlemde daha nereye kadar hareket edecek. Bu işin sonu ne olacak? Tam anlamıyla bir temizlik harekâtının bitişini ne zaman göreceğiz?
Bana göre bu işin altında Siyonist parmağının olduğunu söylememiz gerekiyor. Çünkü, dünyanın neresinde bir karışıklık, bir kaos ortamı, bir kalkışma ve darbe varsa, muhakkak o kalkışmanın, o kaos ortamının gerisinde Siyonizm’in kirli eli, kirli çarkı ve dünyanın jandarması Amerika’nın parmağı da bulunur.
Türkiye’nin yumuşak karnının PKK olduğunu bilen ve bizim bir adım ileriye gitmemizi bile istemeyen Siyonizm ve onun maşası olan ABD, bu işi tezgâhlayanlara kesinlikle yardım etmiştir diye düşünüyorum. Hatta düşünmek bir yana, bu teorimin kesin olduğuna eminim.
Türkiye, dünyanın merkez kaç noktasında, tam da kurtlar sofrasının merkezinde yer alan lojistik ve stratejik yapısıyla bu tür belalara her zaman duçar edilecektir.
Bunu bilelim ve adımlarımızı daha sağlam atalım.