Yaygın kanaate göre karşınızdaki insanın niyetini okumak yanlıştır. Önyargılara neden olacağı için insanlar arasındaki dostluklara da zarar verir. Artık günümüzde niyet okumak bir iletişim hastalığı olarak tanısı konan ve tedavi edilmeye çalışılan rahatsızlıklardan biri kabul ediliyor. Başkaları hakkında tahmine dayalı çıkarımlar yapılmaması öneriliyor. Hukukçular da tahminle karar almazlar. Çünkü ceza hukukunda niyet okunmaz. Yapmadığınız, eyleme geçmediğiniz sürece suç işlemiş olmazsınız. Çünkü hukukta somut ya da somuta dönüşmek üzereyken engellenen fiiller cezalandırılır. İslam âlimlerine göre de aleyhine delil bulunmadıkça hüsnü niyet esastır. Fıkıhçıların deyimiyle “Biz zahire göre hükmederiz; gizli niyetler ve saklı gerçekler, Allah’a kalmıştır.” Velhasıl ilim adamlarına göre niyet okuması yapmak yanlıştır. Peki niyet gerçekten okunamaz mıdır? Bu kadar ilim adamının yanlış dediği bir meseleyi etraflıca sorgulamak, niyet konusunda bize ışık tutacaktır.

Niyet sorgusu ve Tebük yolcusu

Niyetin okunamayacağını düşünsek de Kur’an’da insanların niyetlerinin tespit edilebileceğini gösteren ayetler bulunmaktadır. Bunlardan birisi Hz. Peygamber’in Bizanslılara karşı düzenlediği Tebük gazvesinden ayetlerde geçer. Hicretten sonra, içinde bulunduğumuz Receb ayının dördüncü günü Hz. Peygamber ordusuyla yola çıktı. Sefer yaklaşık üç ay sürdü (Ekim-Aralık 630). Savaştan kaçmak isteyen ama niyetlerini de saklamaya çalışanlar idmansızlık, parasızlık ve hastalık gibi çeşitli nedenlerle çok istedikleri halde savaşa gelemeyeceklerini söyleyerek izin istediler. Okuyucumuzun “Bunların niyetlerini nereden okudunuz?” diye bir soru sormasının tam zamanıdır. Bunların amaçlarını deşifre eden bir ayet nazil oldu. Ayet, gerçek yüzlerini deşifre etmenin yanı sıra bize niyet okumayla ilgili şaşmaz bir prensip öğretti. Ayet şöyledir: “Savaşa çıkmak isteselerdi (düşmana karşı bir huruç harekâtına katılacak olsalardı) elbette bunun için bir hazırlık (udde) yaparlardı. Habalınızı artıracakları için (yani ordunun disiplinini ve motivasyonunu bozacakları için) Allah da onların sefere çıkmalarını istemedi ve onları (Medine’de) tuttu. Onlara “(kadınlar, çocuklar, hastalar, yaşlılar ve sakatlar gibi savaşa katılmak zorunda olmadıkları için evlerinde) oturanlarla birlikte siz de (evinizde) oturun!” denildi.” (Tevbe 9/46)

Mukatil b. Süleyman’a göre ayet, münafıklardan bahsetmektedir ve ayette geçen udde ise niyet demektir (Tefsir). Dolayısıyla o günün şartlarına göre idman yapmamış, atını beslememiş, silah ve teçhizatını temin etmemiş bir kişi, hazırlık yapmamıştır. Hazırlığı yoksa niyeti de yoktur. Şimdi bu bir niyet okuması mı, yoksa bir insanın gerçek kimliğini deşifre eden şaşmaz bir ölçü mü? Her an cepheye koşacakmış gibi teyakkuz ve hazırlığı olmayan, cihada niyeti olmayandır. Bu, bir niyet okumasıdır ve Allah tarafından öğretilmiştir.

Hazırlık, niyettir

Zeyd b. Ali’ye göre ordu içinde fesat ve zarar (habâl) yayacakları için, yürüyüş halindeki piyadelerinizin arasına dörtnala girip karmaşa çıkaracakları ve fitneye yol açacakları için Allah, onları Medine’de hapsedip tutmuştur (Garibu’l-Kur’an). Taberi’ye göre safların düzenini bozacaklar ve sizin savaşa katılma azim ve kararlılığınızı kırarak geri dönmeniz için fitne çıkaracaklardı. Zira içinizde onların talimatların dinleyip onların propagandalarına göre hareket edenler bulunmaktaydı. Hatta bunlar sizin sözlerinizi onlara taşıyarak casusluk bile yapıyorlardı (Taberi). Peygamber’in ordusunun bozguna uğraması için elinden gelen bütün gayreti sarf eden bu kişileri nasıl tespit edebilirsiniz? Daha açık bir ifadeyle münafık mı, Müslüman mı olduğunu nasıl ayırt edebilirsiniz? Ayetin ölçüsüne göre her an cihat için hazırsa ve hazırlıklıysa Müslümandır. Maturidi’nin ifadesiyle zengindiler ve silah alabilecekleri paraları da vardı ama hazırlık yapmadılar. Evlerinde oturmaları emredildi. Bu emri ya Allah onları tehdit için söylemiştir ya da şeytan kalplerine vesvese verip savaşa gitmemelerini fısıldamıştır.

Niyet saklanamaz!

Hanefi mezhebi imamlarından Cessâs (ö. 370/981), Ahkâmu’l-Kur’an adlı tefsirinde “Cihad ve Allah Dini Uğrunda Nefer Olmak Babı” başlıklı bir bölüm açmış ve bu bölümde Tebük gazvesi üzerinde uzunca durmuştur. Cessâs’a göre “udde, insanın ileride yapacağı bir iş için yaptığı hazırlıktır. Bu ayet, cenk anı gelmeden önce cihad için hazırlık yapmanın farz olduğunun delilidir. Bu delalet, tıpkı Enfal Sûresi’nin altmışıncı ayetindeki “Elinizden gelen kuvveti hazırlayın; savaş için çakılı atlar yetiştirin” ayetiyle aynıdır. Cessas’a göre habal “fikrin doğruluğundan şüpheye düşmek” demektir ve bu münafıklar, “askerin davaya olan sadakatini sarsacaklardı. İslam ordusu içine fesat salmak, onların azmini kırmak, düşmandan korkutmak, aralarında iç çatışma çıkarmak istedikleri için Allah bunların savaşa gelmesini engelledi. Zira bu tür bir amaçla orduya katılmak, günahtır ve küfürdür.” (Cessâs, IV, 319-320)

Günümüzde Gazze soykırımını durdurmak ve Kudüs’ü kurtarmak için pek çok kişinin can attığını düşünürüz. Oysa söylemlerimizden daha belirleyici olan, niyetimiz olup ve bunun göstergesi de hazırlık yapmak ve yolda bulunmaktır. Kudüs yolunda hazırlıklı bulunmanın önemini ilk kez kavrayan biz değiliz. Tarih, buna şahitlik etmiştir ve ulemanın kalemleri bu hakikati haykırmıştır. İsterseniz Selahaddin Eyyübî dönemine gidip kısa bir Kudüs yolculuğu yapalım.

Kudüs yolunda hazırlık

Ebû Şâme el-Makdisî’nin (ö. 665/1267) Nûreddin Mahmud Zengî ve Selâhaddîn-i Eyyûbî’yi konu edindiği bir eseri bulunmaktadır. Bu eserin adı Kitâbü’r-Ravżateyn fî aḫbâri’d-devleteyn şeklindedir. Kitapta Kudüs’ün fethinden Selahaddin Eyyübî’nin haçlılarla cenklerine kadar pek çok tarihi vesika bulmak mümkündür. Bu kitapta Selahaddin Eyyübî’ye yazılmış bazı mektuplara da yer verilir. Şimdi bu kitapta yer alan mektuplardan birini okuyalım ve hazırlığı olmayanın zaten Kudüs’ü kurtarmak diye bir derdi bulunmayacağını da müşahede edelim.

Selahaddin Eyyübî’nin el-Kādî el-Fâzıl (ö. 596/1200) isimli çok sevdiği bir veziri vardı. Bugünkü Filistin topraklarında bulunan Askalan’da doğmuştu. Selahaddin, büyük bir edebiyatçı, şair, devlet adamı ve mücahit olan bu vezire oldukça kıymet verirdi. Selahaddin’e ve diğer devlet adamlarına yazdığı diplomatik mektuplar, yüz cildi aşar. el-Kādî el-Fâzıl Mısır’da bulunuyordu. O sırada Selahaddin Akka’yı kuşatmıştı. Savaş uzamış; bıkkınlık başlamıştı. Bu ordu Kudüs’ü kurtaracak orduydu. Moralinin diri tutulması gerekiyordu. el-Kādî el-Fâzıl ordunun kararlılığını ve motivasyonunu artırmak için Selahaddin Eyyübî’ye hitaben şöyle bir mektup yazdı:

“Muhterem Efendim! Allah yeryüzündeki herkesin kalbine bakmadı mı? Müslümanların kıblesini korumak, dinin sembollerini korumak, hükmünü ram etmek, la ilahe illallah’ı hâkim kılmak, hukukunu uygulamak için seni seçip uygun gördü. Hâlbuki bu âlemde Hz. Peygamber’le akrabalık bağı olanlar var. Devletleri ve tevarüs eden saltanatları olanlar var. Büyük servet sahipleri var. Adamı fazla olanlar var. Allah bütün bunları evlerinde oturttu ama seni görevlendirdi. Onlara tembellik, sana dinçlik bahşetti. Onları tutup senin yolunu açtı. Onları dünyaya meftun ederken sana nefret ettirdi. Dünyadan vazgeçmek onlara zor gelirken sana kolay geldi. Onların ellerinin doğrulmasına fırsat vermezken seni salıverdi. Kılıçlarını kınlarında çürütürken senin kılıcını çektirdi. Onları bedbaht ederken sana ikramda bulundu. Onları kentlerinde tutarken seni sefere çıkardı. Zaten “Savaşa çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Ordunun disiplinini ve motivasyonunu bozacakları için Allah da onların sefere çıkmalarını istemedi ve onları (Medine’de) tuttu. Onlara “(kadınlar, çocuklar, hastalar, yaşlılar ve sakatlar gibi savaşa katılmak zorunda olmadıkları için evlerinde) oturanlarla birlikte siz de (evinizde) oturun!” denildi.” (Tevbe 9/46)

Kudüs’ü kurtarmaya giden Selahaddin’in Kudüs’ü kurtarma niyetinde olduğunu nereden biliyoruz? Yolda oluşundan ve hazırlık yapışından! Dolayısıyla hakkı hâkim kılmak için elinden gelen bütün gayreti sarf eden bir kimsenin cihad konusundaki samimiyeti, onu çokça cihad kelimesini kullanıyor oluşuyla değil bu konuda yaptığı hazırlıkla değerlendirilir. Bu hazırlık fikri, ilmi, bedeni ve teknolojik olur. Bütün bunların ötesinde en büyük hazırlık, Kudüs’ü kurtaracak İslam ordusuna nefer olacak bilgi, şuur ve kararlılıkta gençlerimizin yetiştirilmesidir. Bu konuda hazırlığı bulunmayanın, Kudüs’ü kurtarmaya niyetinin de bulunmadığı aşikârdır.