Son yüz yılda hem Batı medeniyetinin hem de komünist ideolojinin, insanın kurtuluşunu sağlamaktan aciz kaldıkları ve onun kaderini tehlikeye sürükledikleri herkesin açık bir şekilde gördüğü ve ifade ettiği bir durumdur ancak son yirmi-yirmi beş yıllık süreç içerisinde Müslüman toplumlar yeni bir dünya ümidini bu kadar çok yakalamışken gösterdikleri tutarsızlıklar ve bunu yöneten siyasal, sosyal kurumların temelsizlikleri onların çarçabuk yıpranmasına hatta kirlenip yozlaşmasına neden oldu. Müslümanların göğüslemesi gereken sorumlulukları göğüsleyemedikleri gibi ellerindeki emanetleri talan etmekten geri kalmadıkları da başlı başına bir vakadır. Bu noktada İslam vaat ettiklerinden bir şey kaybetmedi ancak Müslüman toplumlar söz söyleme ve eyleme kabiliyetlerini kaybettiler.

Bu kayıplar ile kendisine yabancılaşmış olan insan için Müslümanlar, bir kurtuluş umudu olmaktan daha çok bir karmaşanın ve korkunun kaynağı olma yolunda hızla ilerlemektedirler. Maalesef! Müslüman toplumlar, Müslüman’ca düşünme ve eyleme melekesini yitirmiş bir halde tekinsiz bir kargaşanın içerisine doğru sürüklenmektedirler. Görece dünyevi genişlemelere ulaşılırken nitelikten yoksunluk, samimiyetsizlik ve çıkar çatışmalarının gölgesinde kalınmaktadır. Bu durum karşısında bir türlü harekete geçilemediği gibi meseleleri doğru okuma noktasında da bir nakıslık yaşanmaktadır. Belki de İkbal’in yıllar önce günün şartlarını tanımlarken kullandığı, “Bugün insan, her şeyden çok evrenin manevi bir yorumuna muhtaçtır” ifadesine, Şeriati’nin eklediği, “O, insanın da manevi bir yorumuna muhtaçtır” ibaresi ile durumu daha açık özetlemiş ve bugün de bu durumdan çok da uzak olmadığımızı söylemek gerekir. Çünkü hâlihazırda hem genel gidişat hem de insanın gidişatı çok da ümit vaat etmiyor.

Sürekli kurumsal korkular saçılarak insanları endişeye ya da bıkkınlığa sevk edecek söylemler üreterek insanlar karşısında muteber olma vasfını yitiriyor. Ümit olacak bir davranış ortaya konmadığı gibi örnek verilecek güncel ve de geçerli, tutarlı hiçbir örnek çıkartılamıyor. ‘Gemi etrafında su varken batmaz ne zaman o su içeriye girerse o zaman batar’ derler. Bugün gemi her tarafından delik deşik edilirken geminin süsleri ile uğraşanlar bellerine kadar gelen suyu fark edemedikleri gibi halen daha geminin geçmişi ile övünüp duruyorlar. Geçmiş her geçen gün yeniden yeniden üretilirken hangi geçmişin hülyası gemiyi su üzerinde tutacaktır? Bugün ekonomik, sosyal ve siyasal olarak büyük bir darlık ve de belirsizliğin içerisinde her geçen gün zorlanan insanlara nefes aldıracak, sadra şifa olacak bir merhem sunamamak işte işin acı olan tarafı burasıdır.

Oysa bugün insanların birbirlerine taşıyacakları pek bir şeyleri yok gibi görünüyor. Her yerden sızıyor. Ahlâk sahibi olmak yerine ahlâkçılık taslayanlar, vefa yerine vefa tüccarları, güven yerine körkütük bağlılıklar, çıkarlar-menfaatler ve bilumum insanı bozan ve de toplumu yozlaştıran konular taşınıyor. Her yerde bir kirlilik her işte bir burukluk birikiyor. Yani umudu, aydınlığı yayacak mecal lazım bugün insana. Toplumlara esenlik lazım. Dünyayı ve insanı yeniden okumak, anlamak ve anlamlandırmak lazım… Kuru, ezber söylencelerden hakiki söylemlere ve onları bilfiil kendinde yaşayarak gösterecek eylemlere ihtiyaç var. Söylenenlere değil sözün ete kemiğe bürünmüş haline muhtaç bugün insanlar ve bu nedenle belki de her şey askıda kalıyor. Hayatı askıdan indirmek gerek ve yeniden ümidi kuşanmak gerek. Bunun için etrafta olup bitenlere kılıf yerine biraz sızı duymak ve dertlenmek gerekir. Derdi kendi olanın dünyası da kendisi kadardır. O dünyada nefsinden başka bir şeye yer yoktur. Ne mutlu derdi dünyayı aşabilenlere! Hoşça bakın zatınıza…