“İnsanın kimi yaşları yol kavşakları gibidir” der, Paul Valéry. Bu söz, hayatın akışı içerisinde elbette önemli bir noktayı işaretliyor. Hele ki insanın en önemli yaş aralıklarından birisi olan orta yaşın eşiğinde yaşadığı olaylar ve bu olayların etkisi, tercihleri ve iz düşümleri önemli bir kavşak noktasını işaret ediyor. Sürekli hayal kırıklıkları ve bildiği, inandığı bütün değerlerle, değer verdiği kişilerle uzak düşmesi de bu cihettendir. Dünyaya dair çok güzel söz, düşünce ve eylemleri olan ve de bunları yapmak için serdengeçti gibi yaşayan insanların düşüncelerinde ve davranışlarında ortaya çıkan tezatlı durumlar ise baştan sona hüzün yüklüdür. İnsanın yola başladığında en büyük hedefi ve hayali bu dünyanın ötesine geçebilmek olan insanların kirlenmesi ve her şeye kir bulaştırmaları; insanı, ağır ve sarsıntılı bir sürecin içerisine itiyor. Arzusunun ötesine geçip, yabancılaşmaya başladığında ise insan, önce kendine yabancılaşıyor ardında gaye ve özlemlerine.

Bu yabancılaşmada en çok zarar gören yine kendisi oluyor. Çünkü ilk kendine yabancılaşıyor. Nasıl yabancılaşmasın ki? İnsan bir yerde dünyaya, eşyaya bilhassa kendi ruhuna yabancılaşıyor. Hele böylesi bir çağda tabiatı, insanı ve eşyayı korumak, onlara karşı olabildiğince hassas olmak, kirlenmekten ve kirletmekten korkmak hastalık olarak görülebilmektedir. Onun için özenli ve düzgün olmak, öyle duru kalabilmek topluma yabancı geliyor. Belki de bu yabancılaşma korkusu, yalnız kalma korkusu insanın duruluk ile kirlilik kavşağında kendini bıraktığı önemli eşiklerden birini oluşturmaktadır. İçindeki topluma farklı görünüp bu eşiğe sürülme endişesi insanın geçirdiği önemli sarsıntılardandır. Aslında acı olan yabancı kalmak korkusu değil, yalnızlaştırılma korkusudur. Bu korkunun verdiği gerek ifade biçimleri ya da ifadesiz kalma halleri kokuşmaya ortak etmektedir. İfadesizlikte bir çeşit onaylama biçimidir.

Bu yüzden yaşamanın hakkını verip verememek asıl mevzu olmaktan çıkmış ve tali bir noktaya gelmiştir. Bu durum bu hayattan sessiz sedasız yaşamamış gibi geçip gitmelerin önünü sonuna kadar açmıştır. Bağlı olduğu zincirler, farkında olup olmadığı birçok durum; kayıtsızlık ile sürüklenip gitme işte bu sürecin tezahürlerindedir. Zaman her şekilde insanın aleyhine işliyor. Öyle ki bu kadar gürültüye muhatap olmasına rağmen algı eşiğinin tahrip olması bu işleyişi hızlandırmaktadır. İnsan için karşı olduğu birçok konunun ve durumun hatta fıtratı gereğince bir duruş sergilemesi gereken her olay karşısında farklı bir tavır sergileyebilmesi insanın bu yabancılaşmaya karşı hayretini tetikleyebiliyor. Sınırlarını ve dâhili hallerini ise tarafgirlikleri belirliyor. İrade beyanından ziyade bağlı olduğu halka ile sürüklenmeyi seçiyor. İnsan bir oraya bir buraya savrulup duruyor. Bu savrulma o kadar hızlı yaşanıyor ki insanın kendi ile tezat düşme hali aynı meselelerde bile neredeyse kendine tur bindiriyor.

Bütün bunlar gören bir göz, duyan bir kulak ve idrak edebilen bir zihniyet için en büyük korku oluyor. Bu korkuyu benzeşme korkusu takip ediyor. Zamanının ruhsal ve fiziksel çürümesine karşı kendi olarak kalabilme gayreti, bu benzeşme kümesi karşısında hayreti canlı tutabilme iradesi belki de insanı var kılmaktadır. Kim bilir bu varlığı gösterebilen az sayıda insanın hatırına dünya dönmeye devam ediyordur! Gerçeğe saygı, gerçeği-hakikati arama isteği bu yabancılaşmaya uğramış topluluklar tarafından en büyük suç sayılabilmektedir. Hakikatten yana bir tavır ise neredeyse delilik ile eş tutulabilmekte hatta “akıl-sızlık” olarak yaftalanmaktadır. İşte bütün bunlar insanın başına bu kısa dünya yolculuğunda sıklıkla gelebiliyor. Belki ilk insandan bugüne sürekli tekrar eden bu “çağ tutulmaları”ndan birisi yaşanıyordur. Onun için bu kavşaklarda tercihleri, göze alabilme veya teslim olma/bağlanma gibi iki uç nokta belirliyor. Biri çoğunluğun dipsiz yalnızlığına atıyor diğeri de tecrit edilmeye lakin hakikatin sımsıcak ve de meşakkatli kollarına bırakıyor. Onun için başladığın yerden daha ziyade vardığın yer seni belirliyor, tıpkı sözlerden çok eylemlerin belirleyici olduğu gibi. Peki, bu kavşakta sen neredesin? Hoşça bakın zatınıza…