İnsan hangi meslek mensubu olursa olsun muvaffak olabilmesi için usulleri ve üslubu cazibeli olmalıdır. Aksi hâlde asla muvaffak olamaz.

“Hayırlı insan, insanlara en faydalı olandır” buyuran Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.) açıkçası bu hususa dikkat çekmiş olmalıdır. Hayırlı insan insanlara faydası olandır. Çünkü faydalı olan zararlı olmayandır.

Allah (c.c.) rızasına nail olabilmek için dünya işlerinde ve ahirete müteallik işlerde de usul ve üslup bilinmeli, mutlaka bilinenler tatbikata konulmalıdır. Başarılı olmak için de Allah (c.c.)’nün, Rasûlüllah (s.a.v.)’in emir, telkin ve tavsiyelerine, Allah dostlarının, Rasûlüllah bağlılarının denenmiş ve muvaffak olunmuş tarz ve üsluplarına uymak mecburiyeti vardır.

Allah (c.c.), Firavun gibi bir azgına Hz. Musa ve Hz. Harun aleyhisselâmı gönderirken, nasıl bir usul ve üslupla ona yaklaşmaları ve konuşmaları gerektiğini onlara bildirdi.

Buyurdu ki:

“Firavun’a gidin. Ona yumuşak söyleyin. Ola ki hatırlar ve Allah’tan korkar” (Tâhâ Sûresi: 44.âyet)

Bu, bize hizmette üslubumuzun kavl-i leyyin (yumuşak sözle) olması gerektiğini ifade eder.

Allah (c.c.) rızası için yaptıklarımızda daima ve asla ihmalkârlık yapmadan:

Nezih ve nazik ifadeler,

Tatlı ve güzel sözler,

Yumuşak ve müspet hareketler en büyük sermayemiz olmalıdır.

Rabbimiz işte böyle olmamızı istiyor.

Bu konuda da her şeyde olduğu gibi Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, bizim örneğimiz ve rehberimizdir.

O (s.a.v.) Peygamberliğini ifa ederken hep şefkat ve merhametle insanlara yaklaşmıştır. En azılı düşmanları bile O’nun usul ve üslubu karşısında hayranlıkla Müslüman olmuşlardır. Bir örnek verecek olursak, Ebû Süfyan’ın eşi Hind’i zikredebiliriz. O, Mekke’nin fethiyle birlikte Peygamberimiz (s.a.v.) ile görüşüp Müslüman olduktan sonra şöyle bir itirafta bulunmuştur:

“Hz. Muhammed (s.a.v.)’e iman ettiğim şu âna kadar, kalbimde O’na karşı büyük bir düşmanlık vardı. Lâkin şu anda bana hiçbir şey O’ndan daha sevgili değildir.” dedi.

Böyle nice İslâm düşmanları uygulanan usul ve üslupla Allah ve Rasûlü’nün dostları arasına katılmışlardır.

Bize düşen vazife aynı usul ve üslupla batağa düşmüş insanlara yaklaşmak güneş gibi insanlara faydalı olmaktır.

Mekke’nin fethinden sonra Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in tavır, davranış, usul ve üslubunu bilmemiz gerekiyor. Bir iki örnekle buna da işaret edelim:

Peygamberimiz (s.a.v.) sahabe efendilerimizle Ebu Uheyla adında bir müşrikin kabrinin yanından geçiyordu. Dönüp kabre baktı. Bu bakışı gören Hz. Ebubekir (r.a.): “Allah

bu kabrin sahibine lânet etsin. O, Allah ve Rasûlüne düşmandı” dedi. Bu söz aralarında iman etmiş olarak bulunan o kabrin sahibinin iki oğlu Amr ile Ebâ’nın ağırına gitti.

Onlar da Hz. Ebu Bekir’in babasına lânet ettiler. Peygamberimiz (s.a.v.) iki tarafı da susturdu ve şu ikazda bulundu:

“Ölüler hakkında kötü söz söylemeyin. Bu söz diri yakınlarını incitir” buyurdu.

Bir defasında da, Ebu Cehil’in oğlu ve gelini Müslüman olduktan sonra sahabelerine şu talimatı verdi:

“Sakın İkrime’nin yanında babası Ebu Cehil hakkında kötü söz söylemeyin. Böyle bir söz onları rahatsız eder” buyurdular.

Zamanımızda da İslâm düşmanlarının yakınları aramızda. Bunlar müslim veya gayr-i müslim olabilirler. Bizler Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.)’in ikazları doğrultusunda

hareket edebilirsek bu usul ve üslupla onların kalplerini kırmak yerine gönüllerini fethetmiş oluruz.

İşte hizmetlerimizde usul ve üslup bu derece önemlidir.