Her milletin kendine özgü davranış, yaşama tarzları var. Bu, genel anlamda bir yapı oluşturur. Hıristiyanların yaşama biçimleri kendi kültürlerine, inanışlarına göredir. Müslümanların ibadetleri, yasakları, helal ve haram sınırları, hayır ve yardımlaşma anlayışları Hıristiyanlarınkinden çok daha farklıdır. Şu var ki aynı medeniyet ve kültür dairesinde birlikte yaşıyorlarsa, birbirlerine komşu iseler birbirlerinden etkilenirler ve hatta kimi zaman benzeşirler.

Belli bir süreden beri kimi çevreler tarafından kullanılagelen ve kabul gören bir deyim var. “Anadolu irfanı” diye. Anadolu Müslüman coğrafyanın bir parçasıdır, bir bölümüdür. Neden Anadolu diye bir soru akla gelebilir? Bu sınırlamanın nedeni nedir? Coğrafyamızın sınırları içinde olmasa da dışında kalan diğer coğrafyalar farklı bir irfana mı sahiptir?

Anadolu, Trakya gibi bir ayrımı da var örneğin. Trakya Anadolu irfanına dâhil değil midir? Yaklaşık on beş yıl önce Bulgaristan üzerinden Makedonya, Kosova ziyaretlerimiz olmuştu. Oralarda misafir olduğumuz evler ve yerler oldu. Oraların Anadolu’dan hiçbir farkı yoktu.

Bulgaristan’da karşılaştığımız birkaç anekdot şaşırtıcı bir biçimde hem yakınlık hem de sıcaklık bakımından Anadolu insanından farklı değildi. Bulgaristan’da düğünlerdeki takı uygulamasını tam anlamıyla bir “hayır” olarak nitelerler. Düğünlerdeki takılar için “hayrat” ifadesi kullanılır. Osman Bayraktar Bey anlatmıştı. Dedelerinin köyüne gittiğinde tanık olduğu güzellikler, Anadolu’dakinden çok daha farklı ve özenli olduğu anlaşılıyor. Mevlitlerde Mevlid-i Şerif’in hiçbir bahri atlanmaz, sonuna kadar tamamı okunur. Oralarda gerek psikolojik ve gerek sosyolojik olarak dayanışmaları daha çok manevilik içerir.

Prizren’de dolaşırken oradaki Müslüman ailelerin ısrarla evlerine davet edişleri kahve ikramında bulunuşları, yakınlıkları ve sıcaklıkları Anadolu insanından hiç farklı değildi.

Sınırlarımız dışındaki Müslüman coğrafyada da benzer bir durum var. Üsküp’te Hıristiyan yaşlı biriyle konuşmuştuk. Öğle vakti, güneşin altında uzanmış yapayalnızdı. “Emekliyim, sığınacağım, gideceğim bir yerim yok. Siz Müslümanların camii var. Namaz vakitleri camide olursunuz, sonra avlularda sohbet edersiniz.” Vakit namazlarında cami avlusu, şadırvanların başı insan kaynıyordu.

Bölgesel olamazsa elbette farklılıklar var. Ancak Müslüman duyarlığı, misafirperverliği, yardımlaşmaları hemen her yerde aynıdır. Bu kültürün ideolojisi yoktur ruhu vardır. Belgesellerdeki görüntüler kurgu değil yaşanmışlıklardır. Diyarbakır veya coğrafyamızın diğer bölgeleri bundan farklı değildir.

Yahya Kemal Osmanlı medeniyetini Anadolu’nun fethiyle başlatır. Bu Anadolu ile sınırlı kalmıyor. Balkanlara kadar uzanan, genişleyen bir coğrafyadır. Müslümanların Sicilya, İspanya bölgelerindeki uzun süreli yaşanmışlıkların manevî etkileri orada da devam etmiştir. Aslında bu salt bir bölgenin değil genel anlamda Müslüman coğrafyanın irfanını oluşturur.

Bir Müslüman bulunduğu bölgeden bir başka bölgeye gittiğinde kendisini yabancılamaz, o bölgenin, o ailenin bir bireyi olarak görür.

Osmanlı Medeniyeti ve Devleti’nin son bir bakiyesi olan Türkiye, buna sadece Anadolu değil Trakya da dâhildir. Bu bölgenin farklı kutsanmasının psikolojisi bir zihin daralmasıdır. Bunda bir anlamda da kasıt vardır. Bir dönem kimi kesimler tarafından “Anadolu milliyetçiliği” gibi bir tanımlamada da bulunulmuştu.

Zaten Müslümanların başının belâsı olan milliyetçilik, ırkçılık, sınırlı coğrafi bakışlılık bir çatışma ve ayrışma alanına dönüşüyor. İslâm milletinin bütünlüğü zedeleniyor, ırk, kan ve renk üstünlüğü baskın hâle geliyor. Bu bir irfan değil bir kaostur, karmaşadır, çıkmazdır.

Müslüman yaşadığı bölgeye ruhunu, inancını yansıtır. Bu dünya misafirhanesinde, her insan onun için bir Tanrı misafiridir, başının üzerinde yeri vardır. Bu, Müslüman irfanıdır.