İnsanın ahlaki duruşunu temsil eden üç önemli haslet vardır. Adalet mücadelesi, merhamet duygusu ve emin olma vasfı. Bu üç özellik toplumsal hayatı ahenkli kılmamızı sağlar. Bu vasıfları elde etmenin yolu çok çalışmaktan ya da çok okumaktan geçmediği muhakkak. Biraz vicdanın sesine kulak vermek, biraz nefsin dürtülerine kulak tıkamak, biraz da duruş sahibi olabilmek bunun için yeterli olacağına inanıyorum.

Etrafımızda olup bitenleri bu özelliklerin yüklediği ahlakla değerlendirmeliyiz. Gerek siyasi, gerek sosyal ve gerekse ekonomik meselelerin çözümünü bu hasletlerin hayata inşa edilmesinde aramalıyız. Son günlerde yaşadığımız mültecilerle ilgili tartışmaları da bu pencereden ele alabiliriz. Gerek halkın gündeminde, gerek siyasi mecralarda gerekse sosyal medyada bu konuyla ilgili yaşanan tartışmaları gördükçe kalplerin ne kadar katılaştığını, vicdanların nasıl paslandığını, izan duygusunun nasıl kaybolduğunu anlıyoruz.

Hiçbir insanın yarın için garantisi yokken zorda olana karşı takınılan tavrı anlamak gerçekten de güç. Zorda olan diyoruz, çünkü maddi ve manevi bütün varlığını terk ederek başka coğrafyalarda geleceğe dair umut taşımak gerçekten zordur. Kim doğduğu, doyduğu, büyüdüğü ve hatıralarını biriktirdiği topraklardan kopmak ister ki? Ama ne yazık ki, bazı şartların dayatması bu kaçınılmaz acı tabloları insanlara yaşatıyor. Tam burada şu veriyi paylaşmakta fayda var. Suriye 2008 yılı itibariyle ülkesinde en çok mülteci barındıran ikinci ülke konumundaydı. Bugün ise dünyaya en çok mülteci gönderen bir ülke konumuna geldi.

Mültecileri bir kenara bıraksak bile günümüzde kaç kişi doğduğu topraklarda ölüyor?

Bir şekilde herkes vatanından uzaklarda yaşamak ya da ölmek zorunda kalmış olmuyor mu?

Vatan derken asli anlamını kastediyorum elbette. Kişinin doğduğu, büyüdüğü, özlem beslediği ve teskin olabildiği mekânlardır. Yani bu mekânlar yapay sınırlarla değil, kalplerin mutmain olmasıyla vatanlaşır. Dedelerimiz, ninelerimiz beni vatanıma gömün derken kast ettiği şey tam da budur. Ama vatanı ulus devletin sınırlarıyla eşitlediğiniz andan itibaren vatancılık devreye giriyor ve mekânlar birileri için hak olurken başkaları için yasak olabiliyor.

Toprağın vatanlaşmasıyla arzın sahiplenmesini karıştıranlar bu coğrafyanın kibrini, gaddarlığını ve sorumsuzluğunu temsil ediyorlar. Sınırların ayrıştırdığı kalpleri, hatıraları ve zihinleri bir arada tutacak gücün kalmadığını bugün rahatlıkla görebiliyoruz. Bundan dolayı insanlığın merhametine sığınmış olanlara adres gösterilmekten geri durulmuyor. Önce muhacir, sonra sığınmacı, sonra mülteci, sonra müşteri, sonra istatistikî veri ve daha sonra da şantaj malzemesi olarak görülen bu insanları anlamak zor olmasa gerek.

Artık; “ülkesinde savaşmayıp ‘bizim topraklarımızda’ ne işleri var” gibi sözlerden vazgeçilmesi gerekiyor. Zira düşmanı olmayan bir savaşa taraf olmak nasıl mümkün olabilir ki? Bu insanlar savaşmaktan kaçmıyorlar teskin olabilecekleri toprakları vatansızlaştığı için kalplerini teskin edecek vatanlarına geliyorlar.

Yeniden yazımızın giriş cümlesine dönersek, insanın ahlaki duruşunu gösteren üç hasletten adalet bu sorunun çıkış sebebini ortadan kaldırır, merhamet sorunun sonuçlarını iyileştirir, emin olma vasfı ise soruna el uzatanların imtihanını başarılı kılar.