Bugün duyabildiğimiz tek şey hayatın uğultusundan başka bir şey değil. Onun için belki de sesler karışık ve ayıklamaya üşeniyoruz. Onun için dışarıdaki seslere kapılmamak için ya içimizdeki uğultuyu çoğaltıyoruz ya da içimizi başka uğultulara boğuyoruz. Bütün bu uğultular içerisinde ne kendimize ne de bize ait olduğunu düşündüğümüz şeylere ulaşabiliyoruz. Attâr’ın, “Nefsi devekuşu gibi bil ne yük çeker ne havada uçar. Eğer ‘uç’ dersen ‘deveyim’ der, yük koymaya kalkarsan ‘kuşum’ der” diye tarif ettiği gibi bir nefsimiz var ve bu her şeye sirayet ediyor. Belli ki başıbozuk ama bizim de ona laf geçirmeye mecalimiz yok. Haliyle yaşadığımız hayat bize neyi öngörüyorsa onu peşinen kabul etmek gibi bir huy edindik.
İlgimiz kendimizi anlamak tanımaktan ve kendimize çeki düzen vermekten çok uzak konulara kayıyor. Sürekli başka şeyler ve başkalarının yaptıkları veya yapmadıkları üzerinden kendimizi konumlandırıyoruz. İyilik-kötülük, doğruluk-yanlışlık, haklılık-haksızlık gibi birçok konuyu böyle değerlendiriyoruz. "Öyle görülüyor ki, kendini tanımak ve değiştirmek, insan için yapılması hepsinden zor bir iştir” diyen Adler, bu konuda oldukça haklı bir noktada duruyor. Bu nedenle belki de her şey yozlaşmaya, özünü yok etmeye doğru freni patlamış bir araç gibi ilerliyor. Nasıl olur da bu kadar çirkinliğin içinde kalabilmeyi kendimize reva görebiliriz, anlaşılır gibi değil! Kaldı ki bir değişim istesek bile onun için bir emek vermek yerine kendi kendine gerçekleşmesini bekler bir haldeyiz. Zahmet yok, emek yok, acı yok ve hep sanki her şey ötedeymiş gibi bir algı dolayısı ile bir türlü gözlerimizi kendimize döndüremiyoruz.
Ne yazık ki ne istediğimizi pek bilemiyoruz. Şayet bir değişim istiyor isek bunu herkesten ve her şeyden evvel kendi nefsimizde tecrübe etmeliyiz. Hayatımızda olmayan bir şeyi başkasında görmeyi ummak bir nevi ahmaklıktır. Sürekli umarak, bekleyerek yaşamak insan için büyük bir zillettir. Bugün müdana etmeden var olabilme gayretinde olan insanların sayısı oldukça azınlıkta olmalı ki kötülüklerin ve kötülerin muktedirlikleri her bir yerde kendini hissettiriyor. Bütün bu sebeplerden dolayı, insan, gerçek manada insanlığını yitirip ona emanet edilmiş olan ne varsa ona ihaneti bir karakter haline getiriyor. Oysa Taha Abdurrahman’ın da işaret ettiği gibi: "İnsan ancak ahlâk vasıtasıyla insanlık mertebesine yükselir ve insanlığını mükemmelleştirir."
Her türlü malumatın, enformasyonun, teknolojinin sunduğu imkânlarla insanlara anında ulaşmasına rağmen insanların hayatın içinde anlamsızlıkta zirveye ulaşmış olması ayrıca manidardır. Bu nedenle çok yönlü düşünemeyen, çok yönlü algılayamayan ve eyleyemeyen insanların hamasetten öte gidebilecekleri bir menzilleri yoktur. Her şey günlüktür. Sonuçlarla var olmaya çalıştıklarından sürecin bereketinden yoksundurlar ve bu yoksunluk onları hep müdana etmeye mahkûm etmektedir. Onun için çağdaş insanın putları her gecen gün daha da çoğalmaktadır. Ne kırabilir ne de onlardan vazgeçebilir. Değerlerinden vazgeçmiş birinin uğruna mücadele edeceği bir şey yoktur. Onun için her şeye açıktır. Her şeye açık olanın kendine gelebilmesi olanaksızdır. Şairin ifadesi ile (Mevlâna İdris), “… Boşuna yorulduk desene / Özgür olmaktı en güzeli.” Müdanasız var olabilenler ancak özgür olabilirler. Aşkın bir noktaya varıp, kendini bulabilirler. Bulmak için aramak, yola koyulmak ve kolları çemremek lazım. Ne mutlu arayanlara! Hoşça bakın zatınıza…