Muttakiler var, "mücrimler" var; "muttakiler"in mukabili "mücrimler" olmaktadır. "Mü minler"in mukabili "kâfirler" olduğu gibi "mücrimler"in mukabili de "mücrimler" olmaktadır. "Müslimler"in mukabili ise "müşrikler"dir.
Bunların tariflerini hatırlar ve hatırlatırsak, şöyledir: Müslimler, hakemlerin kararlarını kabul eden ve askerlik bedelini veren kimselerdir. Mü minler, topluluk açısından askerliği bedenen yapan müslimlerdir. Muttakiler, suç işlemekten kaçınan ve görevleri yerine getiren müslimlerdir. Mücrimler, suç işleyen müslimlerdir; yani bunlar hakem kararlarına uyarlar, cizyeyi verirler ama suç işlerler.
İşin asıl püf noktası şöyle izah edilmektedir: Cezaların bir kısmı dünyada infaz edilir, bir kısmı infaz edilmez; âhirete kalır. Bunun nasıl olduğunu açıklayalım. -Bazı suçların cezaları dünyada infaz edilmez. Suçtur ama dünyevi cezası yoktur. Topluluk onu suç saymamıştır. Allah için ise o suçtur, cezası âhirette verilecektir. -Suç işlenmiş ama ispat edilmemişse, bu suçun cezası bu dünyada verilmez, cezası âhirete kalır, orada verilir. -Suç işlenmiş ama aradan uzun zaman geçtiği için artık onu soruşturup mahkum etmek mümkün olmaz. Müruru zaman dolayısıyla bu dünyada cezası verilmez. -Suç darı harpte veya savaş esnasında işlenir. Onları takip edecek bir kuruluş olmaz, cezası bu dünyada verilemez.
İşte, bütün bunların cezaları âhirette verilecektir.
Bütün bunları neden hatırlattım
Hatırlattım; çünkü bugünlerde bütün işimizi, gücümüzü, ekonomimizi, memleket meselelerimizi, ülke yönetimimizi bir kenara bıraktık; yargılarla ve yargılama süreçleriyle uğraşıyoruz!.. Madem yargı meselesi bu kadar önemli; ben de meselenin bir başka boyutunu, dünya ve âhiret süreçlerini şöyle bir hatırlatıvereyim dedim; inanan ve anlayanlara
Meseleyi biraz daha açarsak; ism, zenb, fuhuş ve cürüm suç çeşitleridir.
Mücrimler cürüm işleyen kimselerdir. İsm, sadece hukuki korunmadan yararlanamaz, yani o hususta doğan hakları mahkemeler korumaz. Dünyevi cezası yoktur. Zenb ise kişilere karşı işlenmiş affı mümkün olan suçlardır. Fuhuş, kamuya karşı işlenmiş suçlar olup tenkili de caizdir, yani o suçu işleyemez hâle getirmek gerekir. Cürüm ise kişilere karşı işlenmiş olsa da, affı mümkün olmayan suçlardandır. Dolayısıyla "mücrimler"in durumu böyledir
Bunların dışında fısk var, ricz var. Fısk, cezası çektirildikten sonra da şehadetten mahrumiyet gibi suçları içerir. Ricz ise geleceğe etkisi olmayan suçlardır.
Mücrimlere karşı muttakiler vardır.
Topluluk "düzen" içine girmelidir. Düzen "hukuk düzeni" yani "haklar düzeni"dir. Kurallar vardır. O kurallar içinde kişiler hareket etmekte, kendi içtihatları ile amel etmekte, sonuçlarından da kendileri sorumlu olmaktadırlar. Herkesin hak ve hürriyetlerinin sınırı, başkalarının hak ve hürriyetlerinin sınırıdır. Bunu kim belirler Fiil işlendikten sonra hakemler belirler. Kişiye fiilden önce kimse karışmaz. Fiili kişi kendi içtihadı ile yapar. Kendisinin de katıldığı dayanışma ortaklıkları vardır. Onlardan fetva alarak bir amel yaparsa onun diyetine dayanışma ortaklığı katılır, hata paylaşılır. İşte "hak ve hukuk düzeni" budur.
Bugün dayanışma ortaklıkları yoktur. Diğer taraftan tarafsız, bağımsız, etkin ve saygın yargı da yoktur. Çünkü bunlar atanmış kimselerdir. Bu durumda hakkın tecellisi mümkün görülmemektedir. Güçlü olanlar bu durumdan hoşlanıyor ve nasılsa bana kimse dokunamaz diyorlar. Deniz Baykal beş seneden fazladır dokunulmazlıkların kaldırılmasını savunuyor. Çünkü kendisine nasılsa kimse dokunamaz. Ama bugün onlara dokunuluyor. Oysa dokunulmazlık kalkmalıdır ama; "adil yargı sistemi" gelmeli, "hakim sistemi" yerine "hakem sistemi" getirilmeli, "adil soruşturma kurumu" kurulmalıdır. Savcılık siyasi partilerin avukatlarını belirlemelidir ve bir tarafa imtiyaz tanınmamalıdır. Bilirkişi müessesesi teminatlı olmalıdır. Yargının her kademesi yine yargı denetiminde olmalıdır... Vesselâm