Yapılan bir araştırma sonucuna göre, her 5 kişiden biri kendini yalnız hissediyormuş. Araştırma Avrupa ülkelerinde yapıldığı için söz konusu araştırma bir gazetemizde, “Avrupa yalnızlaşıyor” başlığı altında haber olmuş. Hemen belirteyim ki kelime olarak yalnızlaşmak ile yalnız hissetmek tam olarak birbirini karşılamıyor. Birinde bir vakıa ifade edilirken, öbüründe var olan bir gerçekliği ifade ediyor. Çünkü insanoğlu kendini kalabalık ortamda olmasına rağmen de yalnız hissedebilir. Çünkü önemli olan bir insanın kendisini nasıl hissettiğidir. Bu sebeple zaman zaman bu yalnızlaşma duygusunu dile getirir, üzerinde düşünmeye çalışırım. Söz gelimi 56 daireli bir binada oturuyorum. Büyük şehirlere memleketlerinden çeşitli gerekçelerle taşınan insanlar birdenbire kendilerini memleketlerindeki büyük aile ortamından onlarca ailenin üst üste yığıldığı şehir hayatında buluyor. Şartlar insanı bir taraftan kalabalıklara iterken öbür yanda da yalnızlaştırıyor. Çünkü kırsal kesimdeki geniş ailenin yerini büyük şehirlerde çekirdek denilen aile tipi alıyor. Böyle olunca da ailelerin küçülmesi demek özellikle dağılan ailelerde çocuklarımızın iki arda bir derede kalmaları anlamına geliyor. Sonuç olarak çekirdek ailede yalnızlaşma çocuk yaşlarında başlıyor, yaşlılıkta zirve yapıyor. Çünkü şehir hayatında insanlar bir yandan sanki kalabalıklar arasında kaybolmuş görüntüsü verirken, öbür yandan özellikle yaşlılar milyonlar içinde tek başlarına yaşıyorlar. Bir bakıma tek başlarına ölümü bekliyorlar. Hemen belirteyim ki, insanın yalnızlık duygusuna kapılması için ille de evinde tek başına yaşıyor olması gerekmez. İnsanın yalnızlık duyusuna kapılması yalnız yaşamasından daha tesirli olur.

Araştırmaya göre yalnızlaşma hissine en fazla yaşlılar kapılıyor ve etkileniyormuş. Çünkü yaşlılar ister istemez gençler kadar aktif değildirler. Günlerinin büyük bir bölümü evlerinde geçer. Bu ise bir süre sonra ruh dünyasında fırtınaların esmesine vesile olur. Bunun yanında şehir hayatının yalnızlığı köy hayatının yalnızlığından daha yoğun olur. Çünkü genellikle aile fertleri aynı çatının altında yaşarlar. Büyük şehirlerde böyle olmuyor. Şehirde yalnız kalan yaşlılar ya köylerine dönüyorlar ya da yalnızlığı iliklerine kadar hissederek hayatlarını sürdürüyorlar. Böyle olunca da yaşlılar ister istemez huzurevlerini falan düşünmeye başlıyorlar.

Bu noktada evli yaşlıların fazlaca bir yalnızlık duygusuna kapılmadıkları araştırmanın sonucuna dayanarak ifade ediliyor. Bu yüzden giderek aile hayatının kökten yıkılmaya başladığı düşünülürse gelecekte bugünden insanımız çok daha yalnızlık hissine kapılacak ve o duyguyu yaşayacak. Zaten aile olmanın en önemli tarafı da iyi günde, kötü günde aile üyelerinin birlikte olmalarıdır. İnsanlar her an çevrelerinde birinin varlığını görerek yalnızlık duygusundan kurtulurlar. Bu yüzden evlilik yaşlılıkta çok daha önemli hale geliyor, insanın ruh sağlığını koruyucu etki yapıyor.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, giderek evliliklerin ileri yaşlarda yapılıyor olması, bu arada bir de yapılan evliliğin bir süre sonra çatırdaması ve yıkılması ister istemez insanları yalnızlaştırıyor. Hâlbuki aile toplumun temelini oluşturuyor. Temelsiz bina sağlam olmayacağı gibi o binanın her an çatırdaması sürpriz olmaz. Kaldı ki, ailenin zayıfladığı ortamlarda özellikle çocukların mutlu olması zorlaşır. Diyebiliriz ki, ailenin ayakta durması hem aile fertlerinin ruhsal sağlığının gereği hem de toplumun geleceği için önemlidir. Boşanmalar sadece gençlere has bir davranış biçimi değildir. Ancak, her ne sebeple olursa olsun yıkılan yuvanın çocuklarına geniş ailede büyükanne ve büyükbaba sahip çıkarlar. Yani çocuklar yalnızlık hissini biraz daha az hissederler. Hâlbuki anne ve babadan ve bir de çocuktan ibaret ailede yuva yıkıldı mı çocuklar kim sahip çıkarsa onun yanında kalırlar. Bu arada ayrılmış anne ve babalarda çocuklarının sevgisini kendi üzerlerinde toplayabilmek için çocuklarını yönlendirmeye çalışırlarsa çocuk iki tarafa da şirin görüme çabasına düşer ki, tüm bunlar gerek çocuklar, gerek aileler için sağlıklı değildir. Kısacası, toplumlarda insanların yalnızlaşmasını tek bir sebebe bağlamak eksik bir değerlendirme olur. Ancak, bu hissin günümüz şartlarında her geçen zamanda daha da ileri bir noktaya gittiğini görmek durumundayız.