12 Eylül askeri darbesi sonrasında, askerlerin milliyetçi ve dini sözler sarf etmesi sol tarafından eleştirilirken, yargılanmakta olan MHP’liler “fikrimiz iktidarda kendimiz içerdeyiz” diyorlardı. Bu söz çok yaygın olmasına rağmen, bazı sol çevre “fikri iktidarda kendisi içerde” sözü MSP için daha fazla geçerli iddiasında bulunuyordu. Evren Atatürkçülükten çok dinden bahsediyor, her konuşmasında ayet ve hadis okuyordu onlara göre. Zaten okullara din dersi mecburiyeti getirmişti.

Anayasa oylamasından sonra 12 Eylül yönetimi de, genel olarak halk da rahatlamıştı. Halkın rahatlaması, aslında 12 Eylül anayasasını benimsemesinden değil, bir an önce siyasi döneme geçilmesi isteğinden kaynaklanıyordu.

Anayasaya hayır oyu çıkarsa, askerlerin ne yapacağı belli olmazdı. Demokrasiye geçilmez, ara rejim devam eder kaygısı ağır basıyordu. O yüzden Anayasa oylamasını bir varta olarak değerlendiriyorlar, bir an önce demokratik ortama geçilmesini istiyorlardı. Anarşiyi önlediği için çoğunluk 12 Eylül darbesine destek olsalar da, sonuçta askeri yönetimin bu şekilde devamından yana değillerdi.

Şimdi siyasete dönüş zamanıydı.

12 Eylül rejiminin kafasında sağı ve solu temsil eden iki partili siyasetti. Her ikisini de askeri yönetim kurduracağı için, hangisi iktidara gelirse gelsin fark etmeyecekti. Turgut Sunalp’in kurduğu MDP ve Necdet Calp’in kurduğu Halkçı Parti, 12 Eylül’ün partileri olarak siyaset sahnesine girdi.

MDP bir bakıma AP’nin, HP de CHP’nin yerini alacaktı.

Ancak pek çok parti kurulmuştu. Siyaseten yasaklı olan eski liderler parti kuramayacak iken, Demirel Büyük Türkiye Partisi (BTP), Erbakan Refah Partisi’ni kurmuştu. 12 Eylül yönetiminde görev almış olan Turgut Özal da Anavatan Partisi’yle siyasete giriyordu.

Kenan Evren bu kadar çok parti kurulmasına öfkelenmiş, “Önüne gelen parti kuruyor, eski liderlerin partisine izin verilmeyecektir” konuşmaları yapıyor, MDP’ye oy verilmesi telkininde bulunuyordu.

“Geçmişten ders alacak yeni partiler sahneye çıkmalı... İhtiyaç duyulan yeni siyasî partiler kurulacak... Demokrasi kurulacak, ama eski partilerle değil... Yeni partiler Atatürk ilkelerini esas almalıdır.”

Anayasa hazırlanırken bizzat Milli Güvenlik Konseyi tarafından anayasaya konan geçici 4. madde ile 12 Eylül öncesinin siyasi partilerine kısıtlayıcı hükümler getirilmişti. Milli Güvenlik Konseyi uygulamak istediği “sınırlı çok parti sistemi” ile partilerin seçime katılım oranlarını sınırlamayı planlamış, bu planını veto mekanizması ve barajlı seçim sistemini kullanarak hayata geçirmeye başlamıştı.

Veto yoluyla seçime girecek partiler daha kuruluş aşamasında sınırlandırılırken, ülke genelinde %10 oy alma anlamına gelen baraj sistemiyle de küçük ve işlevsiz partiler saf dışı bırakılacaktı, MSP ve MHP benzeri partilerin asla yeni seçimde yer almaması tasarlanmıştı.

Ayrıca partilere, illerin en az 3/2 sinde örgütlenmeleri ve yine illerin yarısında aday göstermeleri şartı da getirilmişti.

Milli Güvenlik Konseyi 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nda yer alan, siyasi partilerin milletvekili seçilme yeterliliğine sahip en az 30 kişi tarafından kurulması şartı gereği, partilerin kurucu listesini incelemeye başladı. Seçimlere girmesine izin verilmeyecek partiler, kurucu listelerindeki kurucu sayılarında yapılan vetolarla 30’un altına indirilerek, seçim yarışından elendi.

12 Eylül iki parti olarak düşünse de, üçüncü parti Özal’ın Anavatan Partisi seçimlere girme hakkını kazandı. Daha doğrusu 12 Eylül yönetimi Turgut Özal’ın parti kurmasına ve seçime girmesine engel olamadı.

Özal seçime girmeyi nasıl başardı?

12 Eylül 1980 sabaha karşı Ankara tank sesleriyle uyandığında asker iktidara el koyar, Parlamento kapatılır, Demirel'le Ecevit Gelibolu'da Hamzakoy'a, Erbakan'la Türkeş İzmir'de Uzunada'ya gönderilirken, Turgut Özal sabah erkenden Genelkurmay Başkanlığı'na götürülmüştü.

Özal Genelkurmay Harekât Dairesi Başkanlığı'nın yanındaki brifing odasında otururken, kendisine rastlayan bazı bürokratlar, Özal'a, "artık suyu ısındı" gözüyle bakıyorlardı.

Oysa, Demirel'in Başbakanlık Müsteşarı Özal kendinden hayli emin bir havadaydı. Ekonominin başında olmayı kafasına koymuş, ortamı da buna uygun görmüştü.

“24 Ocak Programı”nın ördüğü dış ekonomik bağlara sadece kendisinin egemen olduğu inancındaydı. Askerlerin ekonomik konulardan çok anlamadığını öteden beri biliyordu

Ayrıca, 12 Eylül'ü yapanlar Turgut Özal’ın ekonomiye olan yatkınlığını, özellikle 24 Ocak Programı dolayısıyla Genelkurmay'da verdiği brifinglerde görmüşlerdi.

Bu brifingleri Başbakan Demirel'in talimatıyla vermişti Özal. 12 Eylül hükümetine alınmasında kilit rolü, 12 Eylül'ün en önde gelen mimarı Orgeneral Haydar Saltık oynamıştı. Ege Ordusu komutanlığından gelerek MGK genel sekreterliği görevini üstlenen Saltık Paşa, piyasa ekonomisini savunuyor, 24 Ocak modeline de bu çerçevede sahip çıkıyordu.

11 Eylül 1980 akşamı Genelkurmay'daki yemekli toplantıda, Turgut Özal adını ilk Saltık Paşa telaffuz etmişti. Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Necdet Öztorun da Özal'dan yanaydı.

Biri, Özal'ın bu görevi kabul etmeyeceğini söyleyince, bir başkasının tepkisi, "Tevkif edelim onu!" dedi.

Saltık Paşa da her zamanki gibi serinkanlı havasıyla, "Tevkif edeceğimiz adamı sonra iş başına nasıl getireceğiz" dedi.

12 Eylül'ü yapanlar, aslında Özal'a güvenmiyorlardı. Özal'ın her ne kadar Demirel’in bürokratı olsa da gerçekte Erbakancı olduğunu, "takunyalı" diye anıldığını, 1977'de MSP’den milletvekili adaylığı gibi nedenlerle mesafeliydi. Ancak, 24 Ocak Programı ve bunun dış destekleri açısından da Özal'a mecbur olduklarını düşünüyorlardı.

Özal da askerî yönetime, “24 Ocak'ın kılına dokunursanız dış kredi muslukları kesilir. Başka alternatifiniz yoktur. Bu programın devam edeceğine ilişkin dışa dönük güvenceniz de ancak ben olabilirim!” mealinde konuşuyordu

Şartlar o noktaya getirmişti ki, Özal’ın o göreve gelmesi kaçınılmazdı.

12 Eylül'ün 24 Ocak'la birlikte Turgut Özal'a da sahip çıkması, hem Batı dünyasındaki karar odaklarını, hem de İstanbul'daki "büyük iş çevreleri"ni rahatlatmıştı.

Bir Amerikalı diplomat, 12 Eylül'de ABD'nin Ankara Büyükelçiliği'de görevli (sonra İstanbul Başkonsolosu) Daniel Newberry, 12 Eylül'de Özal'ın ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığına getirildiğinin öğrenilmesi üzerine Amerikan makamlarındaki havayı şöyle anlatıyordu:

“1980 ocağında, Demirel ve Özal'ın ekonomik reform adımı Washington'da çok ilgi toplamış, çok konuşuluyordu. Gerek New York, gerekse Washington'da konuştuğum insanlar, bu reformlardan söz ederken, "Özal'ın reformları" diyorlardı, Demirel'in değil.

1980 Eylül'ünü çok içinden, Amerikan büyükelçisinin yanı başında yaşadım. Başbakan Ulusu'nun kabinesi açıklanıp da, Özal'ın ekonomik işlerden sorumlu başbakan yardımcısı olarak adının okunduğu zaman nasıl bir ferahlama yarattığını görmeliydiniz! Ankara'daki Amerikan makamlarının çektiği "oh"un sesi, duyulabilecek kadar yüksekti.” (Hasan Cemal, Doğrusuyla yanlışıyla Turgut Özal yazısı, T24.)

Özal aslında siyasete girmek istemiyordu

Banker Kastelli olayından sonra Özal, Evren tarafından Başbakan yardımcılığından istifa ettirilmişti. Yanında Semra Özal'la güneye, Side'deki henüz bitmemiş yazlıklarına doğru yola koyulurken kafasında tek soru dolaşıyordu:

Politikaya girmek, girmemek... Ayrı bir parti kurması için uzunca zamandır Özal'a bastıran Mehmet Keçeciler o günleri şöyle anlatır:

“Özal "Ben torun seveceğim" diyordu. Şöyle konuştuğu da olurdu: "Bak Mehmet, memlekette siyasetçilere bak, izle onları. İsmet Paşa'ya bak. Ömrünün sonunda, kendisini "millî şef" ilan etmiş olan partisinden ayrılmak zorunda bırakıldı. Celal Bayar'a bak, kaç yaşında hapse atıldı. Menderes idam edildi. Demirel, Ecevit, Erbakan ve Türkeş'in hâli malum. Bu memlekette siyasetçi hep tahrip edildi.”

Ama, 12 Eylül Anayasası'nın referandumda onaylanmasıyla Evren cumhurbaşkanı seçilir, siyasal yasakları içeren geçici 4. madde de uygulamaya girince. Demirel, Ecevit, Erbakan ve Türkeş'e politika yasaktır artık. Bu sağlanınca Özal siyasete girmeye karar verir.

Fakat, askerî yönetim parti kurmasına izin verecek miydi? Partisi seçimlere sokulacak mıydı? ANAP'ı da kapatabilirler miydi? Seçimi kazanırsa, başbakan olabililir miydi? İktidarı devretmeye yanaşır mıydı 12 Eylül paşaları?..

En çok umut ettiği Demirel ve Erbakan’ın siyaset sahnesinden uzak tutulmasıyla, partisine AP ve MSP’den oylarının gelme ihtimalidir. Ne de olsa Demirel hükümetinde görev almış, zamanında MSP’den aday olmuştur. Üstelik kardeşi Korkut Özal, MSP ile özdeşleşmiş bir isimdir. Zaten "Anayasa'nın geçici maddelerine güvenerek politikaya girdim; başka türlü girmezdim" diyordu. (Hasan Cemal, Doğrusuyla yanlışıyla Turgut Özal yazısı, T24.)

ANAP'ın kuruluşundan dört gün sonra 1983'ün mayıs ayında, Cumhuriyet'i ziyaret ettiğinde Hasan Cemal’in bir sorusuna, "Büyük Türkiye Partisi (BTP) kapatılırsa en büyük biz oluruz. Tanıma en uygun parti biziz" cevabını vermişti. Bu ziyaretten bir hafta sonra, önce Demirel’in kurdurduğu BTP kapatıldı, Demirel Zincirbozan'a "sürgün"e gönderildi, arkasından yine Demirel’in kurdurduğu Doğru Yol Partisi, bazılarının Demirel’in Yeni Partisi dediği DYP’nin seçime giremeyeceğinin anlaşıldı.

Adalet Partisi oylarının sandıkta kendisine akabilmesi için, partisinin önce seçime katılabilmesi, yani 12 Eylül'ün "icazeti" gerekiyordu. Özal'ın, baştan beri askerî yönetime verdiği mesaj şuydu:

“Sizler için en büyük tehlike eskilerdir. Onlarla da en iyi ben başa çıkarım.”

Bu arada Özal, 12 Eylül'ün lideri Evren'e karşı sürekli uslu çocuk rölü oynamaya özen gösterdi. Çankaya Köşkü'ne çıktı, Evren'e parti kuracağını söyledi ama ekledi:

"Kurma derseniz kurmam; kenarda otururum; hiç kimseyle de birleşmem." (Hasan Cemal, Doğrusuyla yanlışıyla Turgut Özal yazısı, T24.)

Bazı cemaatler MDP’ye yöneliyor

12 Eylül, hem dış politika nedeniyle, hem 12 Eylül yönetiminde yer alması sebebiyle Özal’a ve partisine olur verdi. Ancak ANAP’ı “buçuk parti” olarak görüyorlardı. Adalet Partililer ve MHP’liler MDP’ye, CHP’liler HP’ye oy verecekti. ANAP ise ancak MSP’den ve bazı tarikatlardan oy gelir barajı aşamaz düşüncesindeydiler.

Gerçekten de Demirel’e rağmen pek çok AP’li MDP’ye yönelmiş görünüyordu. Ünlü sanatçılar, gazeteciler, iş adamları akın akın MDP’ye katılıyordu. Gazeteler şimdiden MDP’yi iktidar ilen ediyordu neredeyse.

Bölünen Yeni Asya cemaati her zaman olduğu gibi Demirel’in yanında yer alırken, ayrılan Kırkıncı Hoca, Fethullah Gülen grupları ve Süleymancılar MDP’yi destekliyorlardı. Kenan Evren yönetimine nasıl Anayasaya Evet oyu verme sözü verdilerse, şimdi de Evren’in neredeyse açıktan desteklediği MDP’yi desteklemeyi doğru strateji görüyorlardı. Çünkü MDP gelmezse, CHP’yı temsil eden HP iktidara gelebilirdi. Basının her dönem muktedir olan gazetecileri HP lehine yayın yapıyorlardı. O yüzden bazı cemaatler ANAP’a şans vermiyorlar, Özal’a oy vermek Erbakan’a oy vermek gibi, sağı parçalamak gibi düşünüyorlardı. Özal’a verilen oylar, barajı aşamayacağı için boşa giden oylar olacaktı.

Zaten birinci parti bile olsa 12 Eylül yönetimi Özal’a Başbakanlığı vermezdi. Bu nedenle ülkenin selameti için MDP’yi desteklemek gerekiyordu.

[email protected]

Gelecek yazı:

Mili Görüş Tarihi: Refah Partisi Dönemi: 12

Seçmenin Kenan Evren’e tepkisi

Erbakan’ın yeni partisi: RP