Müslümanlığın merkezinde samimiyet vardır. Hizmet vardır ama imanın önüne geçemez. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Ebu Talip’tir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i çocukluğundan itibaren korumuş, kol kanat germiş, uğruna defalarca ölümü göze almıştır. Ancak iman etmeden vefat ettiği için, bu büyük fedakârlıklar kendisine ahirette bir kurtuluş sağlamamıştır.
Buna karşılık bazı sahabiler, Peygamber Efendimiz’le çok kısa süre birlikte olmuş; hatta fiilî hizmetleri neredeyse yok denecek kadar az olduğu hâlde imanları sayesinde cennetle müjdelenmişlerdir. Bu tablo bize şu hakikati öğretir:
Allah, kullarından önce iman ister.
İman olmadan yapılan hiçbir hizmet, ahirette kurtuluş vesilesi değildir.
MÜSLÜMANLIK ÖNCE YAŞANIR, SONRA YAŞATILIR
Bir baba düşünelim: Çocuklarının hepsi beş vakit namaz kılıyor, İslamî bir hayat yaşıyor; fakat kendisi namaz kılmıyor. Kıyamet günü bu baba, “Çocuklarımı namazlı yetiştirdim” diyerek, kendi sorumluluğundan kurtulabilir mi? Asla.
Çünkü Müslümanlık, önce yaşanmak içindir.
Başkasına namaz kıldırmak güzeldir ama önce insanın kendisi namazda olacak.
Aynı şekilde bir vakıf, bir dernek, bir hayır faaliyeti; kişiyi Allah’ın azabından kurtarmıyorsa, o faaliyet sahibine fayda vermez. Başkasının karnını doyurmak, insanın kendi iman açlığını gidermez.
“Önce ben” demek bencillik değildir; gerçekçiliktir. Kıyamet günü herkes kendi imanından, kendi ibadetinden, kendi ahlakından hesaba çekilecektir.
Yakın akrabası sadakaya muhtaçken Afrika’da su kuyusu açtırmak, İslam’ın sadaka anlayışı değildir. Önce en yakından başlanır.
Kendi çocuğunu internete, ahlaki savrulmaya kurban edip başkalarının çocuklarını kurtarma iddiası, kişiyi kurtarmaz.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in verdiği örnek çok nettir:
Köpeğe su veren kötü bir kadın, iman sahibi olduğu için cennete girmiştir.
İman olmasaydı, okyanusu içirseydi bile kurtulamazdı.
EVLERİMİZE DÖNMEK ZORUNDAYIZ
Bugün Müslümanların en büyük taktik hatası şudur:
Birinci derece sorumluluğu bırakıp ikinci derece işlerle meşgul olmak.
En zor cihat, en ağır imtihan evdir. Aileyi ayakta tutmak; Afrika’da kuyu açtırmaktan, büyük organizasyonlar yapmaktan çok daha zordur. Ama cennet de oradan kazanılır.
Şeytanın en büyük başarısı, karı-kocanın arasını açmaktır. Çünkü aile çökerse ümmet çöker. Sorunlu aileler arttıkça ne cami doluluğu ne de faaliyet çokluğu bizi kurtarır.
Evlerimizde merhamet ve sevgi kuruduysa, bu da bir kuraklıktır.
Dicle Nehri’nin kuruması neyse, ailelerdeki sevginin kuruması da odur.
PEYGAMBERLER BİLE EVLERİNDE SINANDI
Lût Aleyhisselâm’ın karısı, Kur’an’ın açıkça kâfir dediği en azılı inkârcılardandır. Buna rağmen Lût Aleyhisselâm, iman eden iki kız evlat yetiştirmiştir. Bu, bize şunu öğretir:
Zor eş, zor aile imtihan değildir demek değildir.
Ama bu imtihan, kaçmakla değil, sabırla kazanılır.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, dokuz haneyi idare etmiş, ümmetin yükünü omuzlarında taşımış; buna rağmen hanımlarına karşı adaleti, merhameti ve nezaketi elden bırakmamıştır. Sonra da ümmetine şöyle buyurmuştur:
“Sizin en hayırlınız, hanımlarına en iyi davrananınızdır.”
ANA EKSEN: EV. YAN EKSENLER: CAMİ, VAKIF, HİZMET
Ev; namazın, vakfın, medresenin alternatifi değildir. Ama hepsinin merkezidir.
Aile sağlam değilse, yapılan diğer işler eksik kalır.
Çözüm şudur:
Aileyi işlerin arasına sıkıştırmak değil, işleri ailenin etrafında düzenlemek.
Evlerimiz sağlam olursa ümmet güçlenir.
Evlerimiz yıkılırsa, yaptığımız hiçbir yatırımın bedelini telafi edecek bir sadaka yoktur.
Cennete giden yol, büyük kürsülerden değil; sabırla ayakta tutulan evlerden geçer.
Allah hepimize önce kendimizi, sonra evlerimizi, sonra ümmeti kurtaracak bir samimiyet nasip etsin.