Bir millet, bir topluluk kendi geçmişinin birikimini, yaşanmışlıklarını ve güzelliklerini yeterince tanıyamayınca, özümsemeyince bambaşka bir kimliğe bürünür. Kendi olmaktan çok karmaşık ve bilinçsiz duyarsız bir hâlde olur. Dışarıdan bakanlar, gören ve gözlemeyenler bir milletin nasıl bir durumda olduğunu görür. Buna göre de kendisine bir düzen verir.

İslâm medeniyetinin yükseliş ve gelişimi sahih insanların öncülüğünde olmuştur. Onların başarıları, vardıkları sonuçları yaşayışlarından ve uygulamalarında kendini gösterir. Batı düşüncesinin ceberut tutumu, saldırganlığı hemen bütün dönemlerde nefret ve düşmanlık, saldırganlık üzerine kurgulandığından kazanıyor gibi görünse de daima başarısız olmuştur. Başarı insanın kazanılmasıdır.

Jacques le Goff, Orta Çağda Entelektüeller eserinde on birinci yüzyılda Aziz Piyer’in bir gözlemini aktarır. İslâm dünyasını dolaştığını, Müslümanlığın hızla yayıldığını, dünyanın üçte ikisinin Müslüman olduğunu kaygıyla anlatır. Haçlı Seferleri’nin başarısızlığının nedenleri üzerinde durur. Müslümanların ilerleyişinin nedenleri üzerine kafa yorar. Yaptığı ilk iş, Kur’an-ı Kerim’i Arapça bilen dört kişiye tercüme ettirtmek olur. Tercümenin sağlıklı olup olmadığını Muhammed adında bir Müslüman’a yaptırır. O tarihten sonra tutumları ve davranışları değişir.

Dünyanın üçte ikisi dediği Avrupa, Afrika ve Asya bölgeleridir. Amerika henüz keşfedilmemiştir. İslâm’ın yayılışı savaştan çok adalet, merhamet ve insana değer verişle olmuştur. Peygamber Efendimizi bir yılana benzeterek çizmişler. İslâm’ı zehir olarak tanımlamıştır. Bu, Batı düşüncesinin genel bir anlayışıdır, hiçbir zaman da değişmemiştir.

Müslümanları başarıya ulaştıran nedir, nasıl olmuş da insanlık bu kadar etkilenmiş ve hızla yayılmıştır? İnsanların inanışlarından kopuşları kolay değildir. Öyle ise nasıl oluyor sorusu akla gelir ister istemez.

Bugün için yaşanmakta olanlara baktığımızda Müslümanlardan kaçışın, uzaklaşışın nedenleri üzerinde yeterince durulmadığı anlaşılmaktadır. Müslümanlar nelerini yitirdiler de böyle bir duruma düştüler. Kendilerini neden yenileyemediler, bulundukları ana istikametten uzaklaştılar. Merhametsiz, acımasız ve saldırganlaştılar. İnsanın cennetlik veya cehennemlik olduğunu Allah bilir ve yerini tayin eder. Onların konumlarını belirleyen insan değildir.

Müslümanlar genel anlamda mazlum konumdadırlar. Mazlumluklarına karşın kendilerini yeterince tanımlayamadıkları gibi temsil etmede de yeterli değildirler. Karşı tarafların nefret ve saldırganlığını benimsiyorlar ve onlar gibi oluyorlar. Bu da onları ne farklılaştırıyor ne de haklı konuma getiriyor. Zalimler gibi zulüm yolunu tercih ediyorlar. Bu da onlara ve insanlığa bir şey kazandırmaz. Yakınlaşması olası iken uzaklaştırır.

Aşk dili sevgi dilidir, merhamet dilidir. Hem kendisi hem de insanlık için bir çıkış yoludur. İnsanlara cehennemi yaşatma ve tercih ettirme gibi bir yanlışlığa düşülmektedir.

Tebliğ insana yapılır. İnsana, insanî bir tutum ile. Hayvana, diğer varlıklara tebliğ olmaz. İnsanın muhatabı insandır. Her halükârda en uçlarda gezinenlere son ana kadar bu dil ile yaklaşılır. Nasibi olan nasibine erer. Ermeyene bir şey yapılamaz.

Allah’ın belirlediği ve ceza ve ödül ile her insan hak ettiği yeri bulur. Allah insanı tercihlerinde özgür bırakmış. Cennet ve cehennem tercihleri insanın kendisine aittir.

Nefret diliyle insanı ateşe atma sorumluluğumuz yoktur. Son ana kadar insanın kurtuluşu için çırpınılır. Son ana kadar insandan umut kesilmez. İnsan bu, nasıl ve olacağı kestirilemez. Hiç umulmayan insanların zamanı gelince kendilerini bir yerde buldukları görülür.

Bağışlayan ve merhamet eden Allah’tır. Onun merhametini dilmekten başka bir seçeneğimiz yoktur. Bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek, bir insanı diriltmek bütün insanlığı diriltmek gibidir. Aşk diline erenler ve onda var olanlar insanlık içinde yerleri farklı olur. Biz aşk dilinin ehliyiz. Sevda dilimiz var, Allah’tan başka sığınağımız yok.