Nasıl olunur? Şüphesiz zalimler, mazlumdan nasıl ses çıktığını yahut çıkmadığını iyi bilirler. Diğer tüm iyi bildikleri konular gibi bunu da bizden öğrenecek değillerdir. Hem öğrenenleri ve öğreticileri parmakta oynatabildikten sonra öğrenmek de neyin nesidir? Nihayet tüm bilinmesi gerekenler bilinmiş, edinilmesi gereken müktesebat edinilmiştir. O müktesebat salt menfaate dayalıysa bu dahi herkesi ve her şeyi aşkın bir zekânın, öngörünün, ilim irfanın tezahürü değil midir? Elbette değildir. Ama mazlumdan çıkan sesi bildikleri de inkâr edilemez. Yapıp ettikleri dolayısıyla insanlardan çıkan sesi en iyi zalim bilir. Belki mazlumun iniltisine, cılız sesine tahammül edemez ama bir zalimin zulmüne maruz kalanların halini ahvalini adı gibi bildiği de su götürmez.
Kimileri fütursuzca mazlumların sesi olmak derdine düşer. Derde düşmekten kasıt, onların dertleriyle dertlenmek yahut bir sadra şifa, yaraya merhem olmak değil; sadece ses olmak, kendi gürültüsünü, vızıltısını, höykürüşünü duyurabilmektir. Nitekim buna örnek olarak aslan kükreyişini göstermekten çekinmez. Yani sırasında insanlık adına ne ifade edecekse BM kürsüsünde aslanlar gibi kükremiştir! Bir yandan dünyayı hadsiz bir gürültüye maruz bırakırken, yaşamı sadece kendisine has kılabildiği topraklarda zulmün kılıcı olabilmeyi de ihmal etmez. Böylece ses, söz ve gürültüyle acımasız bir zalim olduğunu gizler. Üstelik zalim görünümünü gizlemek hiç de zor değildir. Biraz vatan, biraz bayrak, biraz ezan hamasetiyle karşılaşan insanlar, zulmün, zalimin, mazlumun ne olduğunu, nasıl olduğunu şaşırıverir. Herhangi bir zulme maruz kalmadıkça ya da zulme uğradığının farkına varmadıkça insan bir başkasının acısından zaten bihaberdir. Çok çok bir yerden duyduğu haksızlığın, sosyal sayfasında paylaşımını yapmakla iktifa eder. Böylece zulme hiç de ortak olmamış, hatta mazlumun sesi olmuştur!
Haksızlıkla elde edilen her şey, tüm insanlığın önünden kaçırılır. Ama bizzat sömürülenlere kendilerinden çalınan varlığın, semirenlerin en doğal hakkı olduğu kanısı yüklenir. İtibar da, saygınlık da onların baba mirası gibidir. Gasp ederek, çalıp çırparak, icabında seçilerek hak etmişlerdir. Yahut da hak edişe ne gerek vardır; baskıyla, zulümle, hakkı gasp edilenlerin sesini kesmekle her varlığa, her değere el koymak pek mümkündür. Sonra sesi kesilen, hâlâ sözünü duyurabiliyorsa soluğu kesilen, olmadı meseleyi kökten halletmek için boynu kesilen mazlumun sesi olunur. Onun sesi olmaktan söz edenler normalde sesi duyulabilenlerdir ki sözcülüğünü üstlendikleri mazlumun iniltisini bastırırlar. Dahası, sesin gücüne, etkisine sığınıp avaz avaz bağırmak zulmün ta kendisidir. Mazlumun demedikleri denir, yapmadıkları söylenir; yaşanan zamanın ve geçmişin şeytanı bile yapılır. Böylece ortalıkta ne mazlum kalmış olur, ne yoksul, ne fakir…
Bazen öyle ihtiyaçlar hâsıl olur ki adam akıllı biricikleşmiş zalim, hırpalayacak bir mazlum aranır. Kartal Tibet’in 1977’de yaptığı Şark Bülbülü isimli filmin ünlü repliğinde olduğu gibidir. Bir zalim; “Bana mazlumu getirin!” dediği anda akan sular durur, duran sular bulanır. Hem bulanmasa da Allah’ın tüm canlılar için gönderdiği su zaten mazlum insanlara damla damla satılır, hayvanlar ve bitkiler mahrum bırakılır. Birini eşek sudan gelinceye kadar dövmek için suç isnadı, haklılık, adalet gerekmez; Allah ne verdiyse kafa göz dalınır. Ardından zulme uğrayan terörist ilan edilir, işin içinden çıkılır. Aksini iddia etmek kimin haddine; yandaşlık, yardım ve yataklık, irtibat ve iltisak dendi miydi felekler şaşırılır.

Esasen zalimin de mazlumun da coğrafyası yoktur. Herhangi bir toprak parçası üstünde yeşerebilen zalimin tüm dünyaya zararı dokunur. Böyle bir varlığın zulmünden başta insan olmak üzere her şey, hava, su, toprak dahi nasibini alır. Dolayısıyla mazlumluk da insanla sınırlanamaz. Bir yandan insan kendi canının yangısını fark edebilirken, başına gelenin yaşadığı topraklarla ilintili olduğunu zanneder. Heyhat, yeryüzünde yaşayan tüm canlılar ve hatta cansızlar zulmün kapsama alanındadır. Köprüler, asfaltlar, binalarla avunup insan hayatının güzelleştiğine ikna olmuşken kan kokusu alınmaz. Verimli bir coğrafyada yaşadığını sanmanın gönenci her duygudan üstündür. Ama işte burunların dibinde Irak’ın toprağına önce kan sonra beton; Suriye’nin ateşine odun taşımak suretiyle mazlumların sesi, zalimlerin nefesi olabilmek mümkündür.