I. Dünya Savaşı sonrasında siyaset alanında bir süre kullanılan bir kelime olan ve söylenişi “Manda” olan kelime sonraki yıllarda kullanılmamakla birlikte, bir yönüyle, anlamı ya da mahiyeti yürürlüğünü sürdürmektedir denebilir. Manda (mandat, mandate, mandatum)) kelimesi “posta havalesi”, “emir”, “ferman”, “vekillik” gibi anlamlara gelmektedir. Bu eylemleri yapana da “mandacı” (mandater, mandataire, mandatary, mandatarius) denilmektedir.
Siyaset alanında kullanımıysa şöyle olmuştur: I. Dünya Savaşı’ndan sonra, bazı az gelişmiş ülkeleri, kendi kendilerini yönetecek bir düzeye eriştirip bağımsızlığa kavuşturuncaya kadar Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam) adına yönetmek üzere bazı büyük devletlere verilen vekillik şeklinde olmuştur. Özellikle Osmanlı ve Alman topraklarının bazıları üzerindeki yönetim yetkilerinin, Milletler Cemiyeti’nin belirlediği şartlar çerçevesinde, üye devletlerden biri tarafından kullanılmasına dayanan bir rejim öngörülmüştür.
I. Dünya Savaşı’ndan galip çıkan İtilaf Devletleri, Osmanlı Devleti’nden ve Almanya’dan kopan toprakların ve bağımlı ülkelerin kendi kendilerini yönetecek bir gelişme düzeyinde bulunmadıkları gerekçesiyle buralarda manda rejimi uygulama yoluna gittiler. Bu anlamda mandater niteliğini taşıyan devletler Milletler Cemiyeti’yle yapacakları anlaşmalarda öngörülen şartlar çerçevesinde bağımsızlık şartlarını hazırlamak üzere vesayet görevini yerine getireceklerdi. Manda rejimi, Daimi Manda Yönetimleri Komisyonu’nun yönlendiriciliği ve yardımıyla, Milletler Cemiyeti Konseyi’nin gözetimi altında yürütülecekti. Komisyon, çoğunluğu mandater olmayan devletlerin yurttaşlarından seçilmiş 10 kişiden oluşmaktaydı. Manda altındaki ülkelerde yaşayanlara, Milletler Cemiyeti’ne dilekçeyle başvurma hakkı tanınmıştı, ama bu hakkın kullanımı mandater devlet hükümeti aracılığıyla ve onun onayıyla kullanılabilecekti.
Manda rejimi, Milletler Cemiyeti tarafından A, B, C olmak üzere üç tipte kurulmasını öngörmüştü. Osmanlı Devleti’nden ayrılan bazı topraklar A tipiyle ilgiliydi. Bunlar, bağımsız milletler olarak tanınabilecek bir gelişme düzeyine erişmiş ülkelerdi ve kendi kendilerini yönetebilecekleri olgunluğa erişebilecekleri aşamaya ulaşana kadar yönetimlerine bir mandaterin tavsiye ve yardımları yol gösterici olacaktı. Mandaterin seçiminde, bu toprakların istekleri asıl bir şart olarak göz önüne alınacaktı. Nitekim Nisan 1920’de Irak, Filistin ve Ürdün İngiliz mandasına, Suriye ve Lübnan ise Fransız mandasına girdi. 1931’de, İngiltere’nin önerisiyle Irak, Milletler Cemiyeti döneminde bağımsızlığa kavuştuysa da, Suriye ve Lübnan’da Fransız mandasının sona erdirilmesi, ancak II. Dünya Savaşı sırasında gerçekleşti. Ürdün’deki manda rejimi, yapılan anlaşmalarla 1946’da kaldırıldı. Milletler Cemiyeti’nin Kasım 1947’de Genel Kurulu’nda alınan karar sonucu Filistin’in bir bölümü Ürdün’e bırakıldı, ama Yahudilerin yerleştiği topraklarda İsrail Devleti kuruldu. O tarihten itibaren gelişmelerin nasıl bir yol izlediği ve nasıl bir sonuca evrildiği, acılı bir tarihi süreçtir.
Mandat rejimi biçimsel olarak sona ermiş gözükse de, özellikle Ortadoğu’da oluşan ve oluşturulan devletlerin statü ya da konumları ondan pek farklı gözükmemektedir. Sadece şartlarıyla birlikte “mandater” olan değişmektedir. Sözgelimi İngiltere değil, ABD, kendi değer anlayış ve uygulayış tarzına göre görevini yapmaktadır. Görünüşte bağımsız, halklarına refah, huzur, güvenlik ve özgürlükler sağlamış gibi duran devletler var gibidir. Gerçekteyse, hiçbir görev ve sorumluluk almadan, manda rejiminin sağladığı imkânları elde eden bir uygulama sürüp gitmektedir. Sözgelimi ABD ekonomisinin itici gücü olan silah ve ilaç sanayisinin çalışabilmesi için savaşlara ihtiyaç vardır. O da, gerçek bir nedenden dolayı değil, herhangi bir güdüden dolayı kolaylıkla gerçekleştirilebilmektedir. Manda devletlerin belirgin niteliği, yönettikleri sanılan halklardan müstağni olmalarıdı