Diriliş dört ayaklı/boyutlu bir olgudur. Her bir ayağı,

diğerine varlık kazandırır. Biri olmadan diğerinin vücuda gelmesi pek mümkün

sayılmaz. Prematüre bir doğumdur böylesi durumlar; yaşaması neredeyse imkânsız.

Sezai Karakoç a göre vahiy eksenli medeniyet özlemimizin tahakkuk edebilmesi ve

yeniden Büyük Milletle Büyük/Yüce Devlete yürüyebilmemiz için dirilişin

gerçekleşmesi gerekir.

Diriliş ancak diriliş erlerinin kuracağı diriliş

siteleriyle mümkün olacaktır. Dirilişin ilk sacayağı inançtır. İnanç her işin

başıdır. İnanç olmadan ortaya konan her şey kadüktür, ebterdir. Hiçbir eylemin

erdem le bağlantılı olma ihtimali yoktur, inançsız. Bağlanmaktır inanç, en

sağlam kulpa yani Allah ın ipine. İnançta diriliş gerçekleşince, sıra düşüncede

dirilişe gelir. Doğru bir inancın yanına eklenecek doğru bir düşünce dirilişin

ikinci ayağının yerine oturmasını sağlayacaktır. Doğru düşünme doğru inanç

sayesinde yaşadığımız dünyayı alımlama, algılama, anlama, idrak etme, işin

künhüne varma, olaylara vakıf olabilme, neden-niçin üzerine düşünebilme

eylemidir. İnanç ve düşüncede gerçekleşmiş bir diriliş sırayı sanat ve

edebiyata verir. Zira inancında ve düşüncesinde dirilişi gerçekleştirmiş olan

bir kişinin, eriştiği güzelliklere başkalarını da davet etmesi beklenir kendisinden.

Bu da elbette sözü güzel söyleyerek, şairce, şiirce olur. Sözü şiir gibi

söylemek ise, sanat ve edebiyata dirilişi ilzam eder. Böyle bir gayesi yoksa

insanın, tebliğden mahrumsa bir insan, dirilişin gerçekleşmesi mümkün olmaz.

Gerçi tebliğ sadece söz ile değildir. Belki en güzel, en etkili ve dahi anlamlı

tebliğ ancak yaşamladır, yaşayaraktır, örnek olaraktır. Bu anlamda en büyük

şair ve şiir bizzat hayatın tâ kendisidir. O bakımdan sanatta ve edebiyatta

dirilişin gerçekleşebilmesi demek, kişinin şairane, şiir gibi yaşaması veya

şiir gibi tebliğde bulunması demektir.

Sanat ve edebiyat şüphe yok ki, özellikle ülkemiz için

çok önemli bir olgudur. Zira geleneksel anlayışımızda şiirin yeri pek

önemlidir. Toplumumuz bir şiir toplumudur. Her ne kadar bu durum son yüzyılda

epey bir yara almışsa da padişahından vezirine, şeyhülislamından dervişine

kadar toplumun farklı kademelerinde bulunan insanlar hep şiirle uğraşmışlardır.

Bunda sözün gücüne ve büyüsüne inanmış olmanın etkisi büyüktür. Sanat ve

edebiyatta diriliş elbette sadece şiirle olacak değildir. Edebiyatın ve sanatın

diğer formlarında da dirilişin gerçekleşmesi; bize siyasetin kapısını

açacaktır.

Bu anlamda siyaset en zor ve zorlu bir iştir. İnançta,

düşüncede ve sanat-edebiyatta dirilişini gerçekleştirememiş toplumların

siyasette dirilişlerini gerçekleştirmeleri ve ülke yönetmeleri ne mümkündür!

Mümkündür elbet! Ancak, böylesi bir siyaset, toplumun bağlı bulunduğu

medeniyetin verilerine uygun bir yaşam ve yönetim şekli üretmek imkânından

mahrumdur.

Edebiyattaki dirilişin en güzel göstergesi, memleketin

farklı coğrafyalarında yaşayan, birbirlerini vicahen görmemiş, sadece metinler

yoluyla -ki bunlar şiir olur, öykü olur, roman olur, deneme olur- tanıyan

insanların bir araya geldiklerinde birbirlerini selamları, birbirlerine

esenlikler dilemeleridir. Birbirleriyle eskiden tanışan iki dost gibi muamelede

bulunmalarıdır. Bu aynı zamanda bir dostluktur, kardeşliktir. Belki de öz

kardeşten öte bir kardeşliktir. Zira edebi anlamda dirilişini gerçekleştirmiş olan

insanların inanç ve düşüncelerinde bir sorun olmasa gerektir. Bu anlamda, bel

kardeşliği değil de kalem kardeşliğidir önemli olan.

Geçtiğimiz günlerde, ana teması Aliya İzzetbegoviç olan

ve beşincisi düzenlenen Malatya Kitap Fuarındaydık. Valiliğin, milli eğitim

müdürlüğünün ve belediyenin yoğun destek sağladığı fuarda gördüklerimiz ve

yaşadıklarımız bize edebiyatı niçin sevmeliyiz sorusuna verilen bir cevap

gibi geldi.

Umarım ki, bu fuarlar Anadolu da gerçekleşecek olan sanat

ve edebiyattaki dirilişe bir nebze de olsa su taşır, kapı aralar