Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan, Kürt meselesine ilişkin yaptığı son değerlendirmede net, açık ve tartışmaya kapalı bir duruş ortaya koydu. Arıkan, “Özerklik tartışmasının olduğu yerde Saadet Partisi yoktur” diyerek hem emperyal projelere hem de bu projeler üzerinden yürütülen siyasal mühendisliğe karşı ilkesel bir çizgi çizdi. Aynı açıklamada çözümün adresini de işaret etti: güvenlikçi ezberler değil; adalet, kardeşlik ve ortak akıl.

Bu söz, günlük siyasi polemiklerin ötesinde; yıllardır Kürtler üzerinden oynanan oyuna karşı ortaya konmuş açık bir duruş, bir manifesto niteliği taşımaktadır.

Bu ülkede Kürtler üzerinden oynanan bir oyun vardır ve bu oyun hâlâ farklı aktörler ve farklı maskelerle sahnelenmeye devam etmektedir. Yaşananlar ne kaderdir ne de tesadüf. Akan kan, derinleşen acılar ve toplumsal yarılmalar; planlı, hesaplı ve uzun vadeli bir senaryonun parçasıdır.

Seksenli yıllar, güvenlik ve beka söyleminin her şeyin önüne geçirildiği bir dönem olarak hafızalara kazınmıştır. Devlet adına konuştuğunu iddia eden bir anlayış, güvenlik kavramını mutlaklaştırmış; toplumdan itiraz değil, itaat beklemiştir. Sorgulamak “tehlikeli”, eleştirmek ise neredeyse suç sayılmıştır.

Bu iklimde farklı düşünen herkes potansiyel bir tehdit olarak görülmüştür. Sorular susturulmuş, itirazlar bastırılmış, adalet talebi güvenlik parantezine alınmıştır. Devletin bekası adına, milletin vicdanı ötelenir hâle gelmiştir.

Devletçi reflekslerle hareket eden birçok yapı, perde arkasında Batı merkezli istihbarat ilişkileriyle iç içe geçmiştir. Amaç bu ülkeyi güçlendirmek değildir. Amaç; bu coğrafyada hiç bitmeyecek bir çatışma zemini oluşturmak, toplumu sürekli bir gerilim hâlinde tutmak ve birlikte yaşama iradesini zayıflatmaktır.

Bu planın merkezine yerleştirilen yapı PKK olmuştur. PKK, yalnızca silahlı bir örgüt olarak değil; insan kaçakçılığı, uyuşturucu ticareti (esrar ve eroin) ile silah kaçakçılığının iç içe geçtiği çok yönlü bir suç ağının parçası hâline getirilmiştir.

PKK, Kürtlerin hak ve özgürlük mücadelesi adına ortaya çıkmış bir yapı gibi sunulmuştur. Oysa gerçekte Kürtleri temsil etmediği gibi, en ağır bedellerin Kürtler tarafından ödendiği bir sürecin de aracı hâline gelmiştir. Dağa çıkan yine Kürt evlatları olmuş; yoksulluk, göç ve acı yine Kürt şehirlerinin kaderiymiş gibi gösterilmiştir.

Whatsapp Image 2026 01 31 At 18.04.38
Emperyal güçler, “dört ayaklı Kürdistan” söylemini bir hak arayışından çok, bölgeyi parçalama ve yönlendirme siyasetinin aracı hâline getirmiştir. Bu söylem, Kürtlerin meşru taleplerini istismar eden küresel bir mühendisliğin parçası olmuştur.

Yıllar sonra bu gerçeği açık eden sözler, ABD Başkanı Donald Trump’ın ağzından çıkmıştır. Trump, “Kürt müttefiklerin terk edilmiş hissedip hissetmeyeceği” sorusuna verdiği cevapta ilişkiyi bir ilke meselesi olarak değil; para, petrol ve çıkar hesabı olarak tanımlamıştır. Bu yaklaşım, bölgede kimlerin özne, kimlerin yalnızca araç olarak görüldüğünü açıkça ortaya koymuştur.

Uluslararası siyasetin çıplak gerçeği şudur: İlkeler değil, çıkarlar belirleyicidir.

Dün “müttefik” denilenler, çıkar dengesi değiştiğinde bir kalemde silinebilmektedir.

1999 yılında, uluslararası bir operasyonla PKK elebaşı Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesi de bu gerçeğin çarpıcı örneklerinden biridir. Dün masaya sürülenler, ihtiyaç kalmadığında aynı hızla masadan kaldırılabilmektedir.

Burada sorulması gereken bazı sorular vardır.

1984 yılından bu yana defalarca “Kandil bombalandı” açıklamaları yapılmıştır. Binlerce kez aynı ifadeler kamuoyuna duyurulmuştur. Ancak basit bir karşılaştırma bile şu şüpheyi doğurmaktadır:

Bir bombayla yerle bir olan bölgeler varken, binlerce kez bombalandığı söylenen Kandil’de neden kalıcı bir yıkım görülmemiştir?

Neden örgütün tepe kadroları yıllarca aynı yerde yaşamaya devam etmiştir?

Neden bu kadar yoğun bombardıman anlatısına rağmen, lider kadrolara yönelik somut bir sonuç ortaya çıkmamıştır?

Bu sorular bir suçlama değil; aklın ve vicdanın sorduğu sorulardır. Ve bu sorular cevapsız kaldıkça, anlatılan “mücadele”nin mahiyeti sorgulanmak zorundadır.

Peki, kazanan kim olmuştur?

Ne Kürt kazanmıştır, ne de bu coğrafyada yaşayan halklar.

Kazanan; bu bölgeyi zayıf görmek isteyen, kriz ve kaos üzerinden siyaset üreten küresel akıl olmuştur.

Ben bu gidişatın tesadüf olmadığını yıllar önce ifade ettim. Refah Partisi’nin 1995 yılındaki seçim çalışmaları için gittiğim Sinop’ta, Sinop TV’de açıkça şunu söyledim:

“Bu işin sonunda Öcalan yakalanacak, Türkiye’ye getirilecek ama idam edilmeyecek. Hatta bakarsınız, Irak’ta bir gün cumhurbaşkanı bile yaparlar.”

O gün “abartıyorsun” dediler.

Bugün gelinen noktada, kimin abarttığı ortadadır.

Artık yeter.

Bu oyunu görmek ve bu kirli senaryoyu bozmak zorundayız.

Bu ülkenin acıları üzerinden siyaset üreten, dış merkezlerle uyumlu politikaları “zorunluluk” diye sunan anlayışları geride bırakmanın zamanı gelmiştir.

Bu topraklar kavga ederek değil, üreterek güçlenir.

Nefretle değil, adaletle ayağa kalkar.

Bu coğrafyada kalıcı barış; silahla, baskıyla ya da inkârla değil, adaletle mümkündür. Kürt meselesi de güvenlik parantezine sıkıştırılarak değil; hak, hukuk ve kardeşlik zemininde ele alınmak zorundadır.

Sahip çıkmamız gereken çizgi; ilkesini dışarıdan değil bu toprakların vicdanından alan, gücünü küresel merkezlerden değil milletten alan çizgidir.

Milli Görüş’ün ahlaki ve siyasi mirasını bugün tutarlı, istikrarlı ve sahici biçimde temsil eden adres Saadet Partisi’dir.

Kim bu ülkenin acılarından besleniyorsa, kim gerilimden siyaset devşiriyorsa, kim kardeşliği sabote ediyorsa…

Herkes bilsin: Bu millet oyunu görmüştür.

Ve bu oyunu bozacak iradeye de sahiptir.

Dualarımız kavga için değil, kardeşlik için olsun.

Güç için değil, adalet için olsun.