Yüzyıllarca Osmanlı’ya bağlı bir toprak parçası olarak varlığını sürdüren Musul ve Kerkük nasıl elimizden çıktı Bu kayıpta kimlerin hatası ve cehaleti mevcuttur Bu soruların cevabı yakın tarihimize batırılan bir turnusol kâğıdıdır. Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı tarihte Musul vilayetinin önemli bir kısmı Osmanlı birliklerinin denetimi altında idi. Ancak mütarekenin 7. maddesine dayanarak İngiliz birlikleri tarafından işgal edildi. Osmanlı Devleti bu oldubittiyi reddetti ve Musul’u İstanbul’da son Osmanlı meclisinin kabul ettiği, TBMM’ninde aynen benimsediği Misakı Milli sınırları içine aldı.

Lozan Antlaşması’nın TBMM’de oylanması sırasında gizli oturum yapıldı. Bu gizli görüşme tutanakları ancak 50 sene sonra 1984’te açıklandı. Meclis’te bu konuda çok ciddi tartışmalar yaşanmış. Özellikle doğu illerinin milletvekilleri; Musul giderse doğu da gider. Bunu kabul edemeyiz. Musul giderse doğu illerini fakr-u zarurete mahkûm etmiş oluruz dediler. Mustafa Kemal Paşa, Musul’un önemli bir sorun olduğunu kabul ediyordu. Yapılan bu gizli görüşmelerin birinde kürsüye gelerek şunları söyledi: “… Arkadaşlar haklısınız. Musul meselesini Lozan’da ve ilerleyen zaman dilimi içerisinde rayına oturtamadık. Fakat Lozan’da iyi kazanımlarımız da var. Musul için Lozan’dan vazgeçemeyiz. Musul’da diretirsek harbe girmeyi göze almalıyız. Ama yorgunuz. Paramız yok dolayısıyla Lozan’ı imzalayalım. Musul meselesine sonra bakarız. Durumumuz müsait olduğunda tekrar ayağa kalkarız…”

Mustafa Kemal Paşa’nın bu sözlerinden sonra Musul’un göz göre göre kaybedilmesi karşısında gösterilen tepkiler sona eriyor ve Lozan ikinci meclis üyeleri tarafından onaylanıyor. Türk tarafının yaşadığı istihbarat zaafı ve İngiliz yetkililerinin kendi aralarında yaptığı gizli yazışmalarındaki savaş korkusunun bilinememesi bakın nelere mal olmuş.

Seneler sonra Amerikalı General Mc. Arthur, büyük devlet adamlarından biri olarak ifade ettiği Atatürk’ün her şeye rağmen Lozan’ın sonuçlarından burukluk ve vicdan azabı duyduğunu söylemekte ve şöyle bir anekdotu hatıralarında bizimle paylaşmaktadır: “… Atatürk, Ankara’daki karşılaşmamızda konusu açıldığında bana; Allah nasip eder, ömrüm vefa ederse Musul, Kerkük ve Adaları geri alacağım, Selanik de dâhil Batı Trakya’yı Türkiye hudutları içine katacağım dedi...” 

Görülüyor ki, Lozan’daki yenilgimiz bizzat devrin baş sorumlusu olan Atatürk’ün ağzıyla da vurgulanmaktadır.  Lozan’da en büyük yarayı alan Misak-ı Millî, milletimizin gelecek nesillerine bütün İstiklâl şehit ve gazileri gibi Mustafa Kemal’in de rüyası olarak devredilmiştir.

Musul meselesi üzerine ikinci başkan Rıza Nur hatıralarında diyor ki: “… Lozan’da, Musul müzakereleri bir müddet şifahen devam etti. Sonra nota halinde konuşmayı kaydettirdik. İsmet sürekli bana; ‘Gel şu Musul’u verelim de kurtulalım’ diyor. Ben de; ‘Olamaz, Musul bizim en mühim meselemizdir. Orası böğrümüzdür, böğrümüze hücum da buradan yapılır. Hem de ilerleyen zaman içerinde başımıza bir Kürdistan fikri çıkar. Çalışalım. Kurtulmak ihtimali vardır diyorum. O da; ‘Etme, sonra boşa olur, anlaşma olmazsa her şey yarım kalır’ diyor. İngilizler; size Musul’u vermek demek, sizin Bağdat’a inmeniz demektir diyorlar. Anlaşılan bu ihtimalden korkuyorlar. İsmet benden habersiz Ankara’ya yazdı. Hükümet Genelkurmay Başkanlığı’na sormuş. Fevzi Paşa (Çakmak) Musul’u almalı demiş. Bu bana kuvvet oldu.

İngilizler ile özel görüşmelerde epey ilerleme oldu. İngilizler bize geldiler. Yeni teklifte bulundular. Ellerinde haritaları vardı. Hududu çizmişlerdi. İşte dediler Musul’un hemen kuzeyinden sınır çizmişler ve Süleymaniye sancağını bize bırakmışlardı. Bu büyük bir şeydi. Demek Musul’u almak için ümit artıyordu. Bizim askerî danışmanımız Tevfik (Bıyıklıoğlu); … Süleymaniye’den ne çıkar Buralar dağlıktır. Musul olmayınca oralara gidilmez bile, başımıza bela olur dedi. Ben oraları bilmem, asker de değilim. Görüyorum İsmet de bunları ondan soruyor…”

Temkinli yaklaşılması gereken, inanılması güç olan bu hatıralar, İsmet Paşa’nın sağlığında yazıldı ama hadisenin bir numaralı aktörü İnönü tarafından bu sözlere hiçbir şekilde ret veya yalanlama yapılmadı, bir tek satırlık yalanlama yazısı olsa bu hatıralara inanılmaz ama hadisenin muhatabından bir tek satırlık yazı çıkmaması aklımızdaki “acaba” sorusunu kalınlaştırmaktadır.

İsmet İnönü hatıralarında Musul’un kaybı konusunda şu itirafta bulunuyor: “… Musul meselesinde bir anlaşmaya varabilmek için Cemiyet-i Akvam’ın Lahey Mahkemesi’nin tarafsızların ve taraflıların bütün mekanizmaları sırayla işletildi. Bütün bu muameleler meydana gelirken münasebetler vakit vakit akıbet için endişeler doğuracak zehirli safhalardan geçti. Nihayet Musul meselesi üzerinde varılan anlaşma aşağı yukarı Lozan’da İngiltere hükümetinin takip ettiği esaslar çerçevesinde kaldı. Şüphesiz bu bizim için tatminkâr bir netice olmadı…”

Görülüyor ki, ilerleyen zaman içerisinde İsmet Paşa, Musul konusunda verdiği karardan pişman olmuş ve alabileceğinin en azını alarak konferanstan ayrıldığının farkına varmıştır. Ne acıdır ki, Lozan’da olması muhtemel bir anlaşmanın önünde engel teşkil etmesin diye bile bile Musul feda edildi. İnönü şöyle devam eder: “… Lozan Konferansı, Musul meselesini de diğer devletlerin talepleri ile beraber barış olmaksızın ileri bir zamana erteleyecekti. Lozan’dan sonraki safhalarda da mesele aynı derecede ehemmiyetini muhafaza etti. 1926 anlaşmasında fedakârlık etmeseydik barış yine tehlikeye girerdi. Çünkü Lozan’ın Musul ile ilgili hükmü emir içerikli değildir. Yani dokuz ay zarfında hallolacaktır diye bir hüküm var. Hallolunmazsa anlaşma muallâkta kalabilirdi. Bu takdirde ne gibi tehlikeler geleceği tahmin olunamazdı. Bu safhada bizim için en önemli şey antlaşmanın neye mal olursa olsun devam etmesiydi…”  

Lozan Antlaşması’na göre, ikili görüşmeler başarılı sonuç vermezse mesele Milletler Cemiyeti’ne havale edilecekti. Milletler Cemiyeti bu konuyu 1924 Eylül’ünde gündemine aldı. Türkiye, Musul ve Süleymaniye bölgelerinde “plesibit” halk oylaması yapılmasını teklif ettiyse de, İngiltere o bölgede yapılması muhtemel bir halk oylamasında halkın büyük çoğunluğunun tıpkı Hatay vilayeti gibi Türkiye’ye ait olmak isteyeceğinden dolayı buna yanaşmadı. Öte yandan Milletler Cemiyeti Musul meselesi hakkında inceleme yapıp rapor vermek üzere bir komisyon teşkil etti. Komisyon raporunu Milletler Cemiyeti’ne Eylül 1925‘de sundu. Rapor, Musul’un Irak’a katılması gerektiğini ve Kürtlerin haklarının da garanti altına alınmasını tavsiye ediyordu. Bu sırada İngiltere Milletler Cemiyeti’ne hâkim durumda olduğu için, Milletler Cemiyeti konseyi de bu teklifi aynen kabul etti. Her şey İngiltere’nin planladığı gibi meydana geliyor, Türk tarafı ise sadece gelişen hadiseleri sahne dışından seyrediyordu. Üstelik Türk tarafının içinde bulunduğu bu çaresiz durum ve sessiz bekleyiş tüm dünya kamuoyunun önünde gerçekleşiyordu.

İngiltere’ye karşı sessiz kalan Türk tarafının aksine halk ve Türk medyası, hadiseyi çok yakından takip ediyor ve Milletler Cemiyeti’nin hazırladığı raporu çok büyük bir tepki ile karşılıyordu. Bu durum Türkiye’deki İngiliz aleyhtarlığının yeniden kuvvetlenmesine sebep oldu. Hatta Türk basını bir İngiliz-Türk savaşından bile söz etmeye başladı. Halk Misak-ı Milli’nin vazgeçilmez unsurlarından biri olan Musul uğruna savaşı bile göze alıp ön hazırlıkları yapmaya başlamışlardı bile. Lakin Türk hükümeti halk kadar cesur davranamadı ve daha ileriye gidemedi. 5 Haziran 1926’da İngiltere ile bir anlaşma imzalayarak Milletler Cemiyeti kararını kabul etti.   Bu anlaşmaya göre Türkiye Cumhuriyeti Musul’da çıkan petrolün 25 seneliğine yüzde onuna sahip olacaktı. Yani Türkiye 1951 senesine kadar Musul’da çıkan petrolde söz sahibi olacaktı. Bu o zamanların kuruşa muhtaç, savaştan yeni çıkmış Türkiye için bir can damarı, bir hayat bağı idi. Nakit sıkıntısı çeken Türkiye için bu miktar ve süre çok önemliydi. Koskoca Musul coğrafyası göz göre göre kaybedildi. Bari bu imkân güzel kullanılsaydı. Ama bu da olmadı ve Türkiye, birkaç sene sonra 25 senelik yüzde on petrol hakkından peşin beşyüz bin İngiliz sterlini karşılığında vazgeçti. Daha doğrusu Türkiye Musul’u önce anlaşmanın devam etmesi için, daha sonrada beşyüz bin İngiliz sterlini için sattı. Altın doğuran tavuğu kesmek sanırım böyle bir şey… Bu anlaşma, bugünkü Türk Irak sınırını çizmiş ve Musul buhranını sona erdirmiştir.

Bu çok erken bir pes edişti. Zira masanın diğer yanında oturan ülkeler de bu konunun bir savaşa sebebiyet vermesini hiç istemiyorlardı. İngiliz heyeti başkanı Lord Curzon’a İngiltere Başbakanı’nın yazdığı bir mektupta, Türk heyetinin Musul konusunda ısrarcı davranışları devam eder ve masadan kalkma eğilimleri gösterirse petrol yataklarının işletme hakkı İngilizlere ait olmak üzere Musul’un Türklere verilebileceğini yazmıştı. Aynı mektupta Türklerle bir savaşa daha meydan verilmemesini istemişti. Fakat Türk heyetinin Ankara ile yaptığı gizli telgraf görüşmelerini okuyan Lord Curzon Türklerin içinde bulunduğu yılmışlık ve ümitsizlik psikolojisini çok iyi biliyor ve bu yüzden Türklere karşı daima savaş blöfünü kullanıyordu. Ama Türkler Curzon’un kendilerine blöf yaptığını ve kendi başbakanı ile yaptığı ‘Musul’u fazla ısrar ederlerse Türklere ver’ mealli mektuplaşmalardan haberi yoktu.

Buradan anlaşılacağı gibi Türkiye Musul’u cephede değil resmen masada kaybetmiş. Lozan’daki başarısızlıklar tamamen diplomatik basiretsizlikten kaynaklanmaktadır. Sanırım bu misal de bu iddiaya sağlam bir delil olacaktır.

İbretlik tabloya bakınız ki, Mustafa Kemal Paşa’nın savaşacak durumumuz yok, yorgunuz, Musul’u verelim, Lozan’ı kurtaralım dediği günlerde İngiltere Başbakanı Lozan’daki İngiliz heyeti lideri Lord Curzon’a; “Verin Musul’u bitsin bu iş yeni bir savaşa girecek takatimiz yok” diyor. Ne vahim bir durum değil mi ..

İdrak ve iddia eksikliğinden dolayı Musul’u kaybetmenin neticesinde sadece Musul’u kaybetmedik. O bölgede bulunan ve tapusu Sultan Abdülhamit Han’ın üzerinde bulunan petrol kuyularını da kaybettik. Zira antlaşmanın 60. maddesinde, Türkiye’den ayrılan topraklar üzerinde bulunan Türk devletine ait bütün malların bedelsiz olarak bu toprakların yeni sahibi devlete geçeceği belirtilmekteydi. Bu mallar arasında İttihat ve Terakki’nin gasp ettiği sultan Abdülhamit Han’a ait taşınmazlar da bulunmaktaydı. Bu ne anlama geliyordu

Sultan Abdülhamit Han, o bölgede kurulması planlanan bir İsrail Devleti’ne mani olmak için o bölgenin tümünü satın aldı, tapusunu üzerine geçirdi ama kullanımını kamu yararına açtı.   Böylece hem o bölgeye yapılması planlanan anormal Yahudi göçünü engellemeye çalıştı hem de petrol yataklarının yabancı devlet ve şirketlerin eline geçmesine mani olmaya çalıştı. Lozan’da bu petrol yatakları da bir hiç uğruna harcanmış oldu.

Son olarak; Musul halkı Türkiye’ye gönülden bağlı idi. Ve Türkiye ile birlikte olmak istiyordu. Öyle ki Musul özel gündem maddesi ile toplanan Milletler Cemiyeti üyelerinden bir grup bölgeye tetkik yapmak için gönderilir. Bu heyet üyelerinden Kont Teleki’nin anlattığı ve Ali Fuat Cebesoy’un da hatıralarına aldığı hadiseye göre Kont üniforması giymiş olan Cevat Paşa ile birlikte bir gün Kont Teleki Musul’da sokağa çıkmış, halk Türk kumandanını görünce büyük tezahüratlarda bulunmuş ve Cevat Paşa’nın elini öpmeye çalışmış. Bu duruma müdahale etmek için İngiliz askerleri halkı dövmeye başlayınca Kont işe müdahale etmiş, milletler cemiyeti üyeleri önünde adam dövülmez demiş.             

Evet, o bölgenin halkı ile Anadolu halkı arasında yüzyıllara varan bir geçmişe sahip sıkı bir bağ vardır. Lozan Antlaşması maalesef işte o bağı kanatırcasına iki bölge halkının göbeğinden çekti ve koparttı.

KAYNAKLAR:

1) Yusuf  Koç, Ali Koç, Tarihi Gerçekler Işığında Belgelerle Mustafa Kemal Atatürk,  Kamu Birlik Hareketi

Eğitim Yayınları, İstanbul, 2006. s. 84

2) İsmet İnönü, Cumhuriyetin İlk Yılları, s. 121–122

3) Lozan Antlaşması, Düstur 3.tekip, cilt 7 , s. 1512-1519

4) Prof Dr. Vahdettin Engin, Pazarlık, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 2010

5) Ali Fuat Cebesoy, Siyasi Hatıralar, 2. cilt, İstanbul, 1960, s.184, kadir mısıroğlu, a.g.e., s.228 

Yazı dizisinin sonu.

  

Seneler sonra İsmet İnönü, Lozan’ın yıldönümünde kendisini böylesine şanlı(!) Ve zafer dolu bir antlaşmayı imzaladığı için kutlamaya gelen ziyaretçi gençlerle. 

Lozan görüşmelerini haber yapan Vakit Gazetesi TBMM’deki milletvekilleri tarafından Lozan Barış Antlaşması’nın maddelerinin görüşülmesini birinci sayfadan verdi. 

Lozan Konferansı’nın 2. Dönem çalışmalarının başladığı gün, İsmet Paşa yanında Dr. Rıza Nur, Maliye Bakanı Hasan Saka ile beraber. 

Lozan Antlaşması’nın İsmet İnönü tarafından imzalanması. 

Görüşmelerin ikinci bölümü için tekrar Lozan’a giden İsmet İnönü, bu gidişinde eşi Mevhibe Hanım’ı da beraberinde götürdü. Mevhibe Hanım İsviçre Lozan’da Atatürk’ün eşi Latife Hanım için yüklü miktarda hediyelik alışveriş yaptı. Bu fatura Mevhibe Hanım’ın Latife Hanım için yaptığı bir alışverişin faturası. 

Lozan görüşmelerinin bittiği günlerde Türkiye’de çıkan ve Lozan görüşmelerini birinci sayfadan veren bir gazete haberi. 

Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından 1 hafta sonra isviçre’de yayımlanan l’ıllustré dergisinin 2 Ağustos 1923 tarihli sayısının kapağında İsmet İnönü’nün ve Yardımcı Dr. Rıza Nur’un şapkayı başına geçirdiği görülüyor. 

İmzalar atıldıktan sonra İsmet İnönü ve Türk Heyeti Lozan Antlaşması’nın görüşüldüğü ve imzalandığı binayı terk ederken.