Hz. Âdem (A.S.) “ruh ile beden arasında”yken, yani yaratılış

süreci tamamlanmamışken Efendimiz (S.A.V.)’in peygamber olması ne demektir O

süreçte Efendimiz (S.A.V.)’in ne ruhu ne bedeni varlık âlemine çıkarılmıştır! Böyleyken

“nübüvvet” vasfının mahalli neresidir

Konuyla ilgili olarak İmam es-Sübkî’den alıntıya revam

ediyoruz:

“(…) Dolayısıyla bunun (Efendimiz (S.A.V.)’in nübüvvetinin,

E.S.) kaçınılmaz olarak o vakit mana olarak sabit bulunmuş olması gerekir.

Bundan maksat Efendimiz (S.A.V.)’in nübüvvetinin ilm-i ilahîde “ileride olacak”

bir husus olarak bilinmesi olsaydı, Hz. Âdem (A.S.) ruh ile beden arasındayken

O’nun nebi olmasının herhangi bir hususiyeti olmazdı. Çünkü Allah Teala o vakit

de daha önce de (sadece O’nun değil, E.S.) bütün peygamberlerin peygamber

olacağını bilmekteydi. Bu itibarla, burada Efendimiz (S.A.V.)’e mahsus bir

durum bulunduğunu kaçınılmaz olarak söylemek durumundayız. Efendimiz (S.A.V.),

ümmetine, kendisinin Allah Teala katındaki yüce mevkiini bildirmek için ve

böylece ümmeti için bir hayır hâsıl olsun diye bu durumu böylece haber

vermiştir.

Eğer, burada Efendimiz (S.A.V.)’in kadrinin nasıl olup da

(diğer peygamberler için söz konusu olmayan) bir şekilde yüce olduğunu anlamak

istiyorum. Zira nübüvvet’ bir vasıftır ve bu vasıfla muttasıf olan kişinin

(Efendimiz (S.A.V.)’in, E.S) fiilen mevcut olması ve 40 yaşına ulaşmış olması

gerekir. Bu durumda nasıl oluyor da O, var edilmeden ve risaletle

görevlendirilmeden önce peygamberlik’le tevsif ediliyor Eğer bu durumda O’nun

peygamber’ olarak tavsif edilmesi doğruysa, aynı durum diğer peygamberler için

de geçerli olur, denecek olursa şöyle derim:

Allah Teala’nın ruhları bedenlerden önce yarattığı bize

bildirilmiştir.  Efendimiz (S.A.V.)’in …

nebi idim’ sözü, ruh-u şerifine ve hakikat’ine işaret olabilir. Bizim aklımız

hakikat’leri tanımaktan acizdir; onları ancak Yaratıcı ve bir de O’nun ilahî

bir nurla desteklediği kimseler bilir. Öte yandan Allah Teala o hakikatlerden

dilediği her bir hakikati dilediği zaman (dilediği kimseye) verir. Efendimiz

(S.A.V.)’in hakikatine Allah Teala, Hz. Âdem (A.S.)’ı yaratmadan önce o vasfı

vermiş olabilir. Şöyle ki: O’nun hakikatini, O’nun nübüvvetine elverişli/hazır

şekilde yaratmış ve bu vasfı o hakikate nüfuz ettirmiştir (ifâda). Efendimiz

(S.A.V.) bu şekilde nebi olmuş ve ismi Arş’a yazılmıştır. Allah Teala O’nun,

yüce katındaki değerini kendilerine bildirmek için meleklerine ve başkalarına

O’nun risaletini haber vermiştir. Şu halde her ne kadar İnübüvvet’le muttasıf

mübarek bedeni daha sonra var edilmiş ise de, Efendimiz (S.A.V.)’in hakikati o

vakit mevcut idi. O’nun hakikatinin, ilahî hazretten kendisine bahşedilen o

yüce vasıflara sahip olması, o vakit hâsıl olmuş bir durumdu. Peygamber olarak

gönderilişi ve tebliğ, O’nun mübarek bedeninin –ki tebliğ vazifesi bedeninin

var edilişiyle hâsıl olacaktır– tekâmülünün tamamlanması için geriye

bırakılmıştır. O’na Allah Teala cihetinden bahşedilen ve mübarek zatının ve

hakikatinin (nübüvvete) elverişli/hazır olması cihetinden sahip olduğu

özelliklerin tamamı önceden verilmiştir; bunlarda daha sonraya bırakılan

herhangi bir husus yoktur. Aynı şekilde O’nun nübüvvet’ vasfına hazır olması,

kendisine kitap, hüküm ve nübüvvet verilmesi de böyledir. Sonraya bırakılansa O’nun

tekevvünü ve dünyaya gelene kadar (atalarının sulbünde nesilden nesile)

nakledilişidir…

Allah Teala bu yüce mevkii, O’na, hiç şüphesiz O’nu var

ettikten sonra da dilediği gibi verebilirdi. Şüphe yok ki Allah Teala, olan her

şeyi ezelde bilmektedir. Bizler O’nun bu ilmini, aklî ve şer’î deliller

vasıtasıyla biliyoruz. İnsanlar bu ilmin konusu olan şey zuhur ettiğinde, Hz.

Peygamber (S.A.V.)’in nübüvvetini, Cibril (A.S.) kendisine ilk vahyi getirdiği

zaman kendilerine ulaşan bilgi vasıtasıyla bildiler. Bu, Allah Teala’nın

malumatı cümlesinden olarak, kendisiyle muttasıf bir mahalde kudretinin,

iradesinin ve ihtiyarının eserlerinden biri olarak işlediği fiillerden bir

fiildir.”

Devam edecek.

Rivayet tefsirlerinde, 7/el-A’râf, 172 ayetinin tefsiri

sadedinde bu konudaki rivayetleri topluca görmek mümkündür. Ruhların

bedenlerden 2 bin sene önce yaratıldığını ifade eden hadis çok zayıftır. İbn

Abbâs (ra.)’dan nakledilen ve ruhların bedenlerden 4 binsene önce yaratıldığını

anlatan rivayet ise batıl/asılsızdır. Bkz. İbn Hacer el-Heytemî,

el-Fetâva’l-Hadîsiyye,  116.  İbnu’l-Kayyım Kitâbu’r-Rûh’ta  (210 vd.) ruhların bedenlerden sonra

yaratıldığı görüşünü savunmuşsa da, el-Aclûnî Keşfu’l-Hafâ’da, “el-Ervâh

cunûdun mücennede…” rivayeti üzerinde dururken ruhların bedenlerden önce

yaratıldığı görüşünün tercihe şayan olduğunu söylemiş, hatta İbn Hazm’ın, bu

konuda icma bulunduğunu söylediğini nakletmiştir. İbn Hazm’ın buradaki

“icma”yla, “ekseriyetin ittifakı”nı kasdettiğini söylemenin isabetli olacağı

açıktır. Zira konu hakkında ihtilaf bulunduğu malumdur.