Haçlı ittifakının İslam ve özellikle de Osmanlı ve Türkiye düşmanlığı aslında son zamanlarda attığı adımlar ve aldığı kararlar sebebiyle ortaya çıkmış değil. Yüzyıllardan beri Haçlılar İslam dünyasına karşı hep eylem halinde oldu. Bir bakıma İslam’ı ve Müslümanları ortadan kaldırmak ya da kendine bağımlı hale getirmek için hareket ettiler. Zaman içinde sadece Haçlı ittifakı içindeki devletlerin isimleri ya da hareket tarzları değişti. Tarih boyunca Haçlı ittifakı deyince kilisenin İslam dünyasına karşı organize ettiği Avrupa merkezli seferler akla gelirdi. Ama bazen kiliseden bağımsız olarak da Hıristiyan ülkeler İslam dünyasını parçalama ve yok etme görevini faaliyetini yürüttüler. Özellikle İngiltere İslam dünyasına yönelik uzun yıllar boyunca sinsi bir tahribat yaptı. İngiltere giderek gücünü kaybetmeye başlayınca devreye bu defa ABD girdi. Diyebiliriz ki, ABD İngiltere’nin İslam dünyasına yönelik planının uygulayıcısı oldu. Sonuçta bu iki ülke İslam dünyasını sömürmeyi sürdürdü. Bu arada elbette, Haçlı ittifakının Avrupa ayağını oluşturan Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İtalya bu sömürünün dışında kalmış değiller. Onlarda, Afrika başta olmak üzere sömürüden pay aldılar. Batılı ülkeler olarak nitelendirebileceğimiz adı geçen ülkeler sömürüde hep işbirliği halinde oldular. Hangi ad altında olursa olsun Hıristiyanlar İslam ve Müslüman düşmanlığını hiçbir zaman terk etmediler. Diyebiliriz ki, oluşturulan Avrupa Birliği bile bu düşmanlığın bir sonucudur. Bu gerçeği bile bile AB’nin kuruluşundan itibaren Türkiye’de bir AB sevdalıları ortaya çıktı. Bunlara uyarılar hiç fayda etmedi. Söz gelimi adı AB’nin başlangıçta Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) olduğu dönemlerde Avrupa sevdalıları, “Adının ekonomik topluluk olması kimseyi kandırmasın, bir Hıristiyan Birliği oluşturuluyor ve bunun hedefi de siyasi birliktir” şeklinde uyarılmalarına rağmen bu ülke yönetiminde söz sahibi olanlar ille de AB’ye gireceğiz diye direndiler. Hatta onlar kovdu biz kapıdan ayrılmadık.
AB ile ilişkiler bir dönem rölantiye alındı, alınmak zorunda kalındı. Ancak, AK Parti iktidarı ile birlikte AB’ye girme arzusu birden bire doruk yaptı. Hatta bunun için Avrupa Birliği Bakanlığı bile kuruldu. Uyum yasaları çıkartılmaya başlandı. Böylece Avrupalı olmak hususunda ne kadar arzulu(!) olduğumuzu ispata çalıştık. Bugün gelinen noktada iktidar sahipleri tam bir hayal kırıklığı yaşıyor. Bu hayal kırıklığı sebebiyle aleyhimize atılan her adım ve açıklamanın ardından meydan okuyoruz. Bu meydan okumalar elbette nefsimize hoş geliyor, gururumuzu okşuyor ama meydan okumalar eyleme dönüşmediği sürece sadece içeriye dönük mesajlar olarak kalıyor. Bu bakımdan iktidar sahipleri gerçekten AB’nin aldığı kararlar ve yapılan açıklamalardan rahatsız oluyorsa bu yönde adım atması gerekir. Mesela Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun değdiği gibi, sınırları açıp bize sığınmış mültecileri Avrupa kapılarına yığmadan önce Avrupa Birliği Bakanlığı’nı kapatma kararı alınamaz mı? Bunun da ötesinde uyum yasaları, bir diğer ifadeyle onlara benzemeyi öngören değişim süreci askıya alınamaz mı? Bir adım daha atarsak Gümrük Birliği Anlaşması’nı askıya almak düşünülemez mi? AB ülkeleri ile aramızda var olan suçluların iadesi anlaşmasına rağmen terör örgütlerinin yöneticilerini koruyan bu ülkelerin elçilerini geri gönderme yönünde bir adım atmamız mümkün değil mi?
Bu sırladığım üç husus Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye ile üyelik sürencinin askıya alınmasını öngören çağrısı kadar sert adımlar değildir. Buna rağmen bizim bilmediğimiz sebeplerden dolayı bu adımların hiçbirini atma imkânımız yok ise o zaman her gün AB’ye meydan okumadan nasıl bir sonuç alacağımız düşünülüyor? Bu hususun toplum ile paylaşılması gerekiyor. Çünkü uluslararası ilişkilerde sözden çok eylem önemlidir. Her eylemin elbette aleyhte olabilecek sonuçları da olabilir. Ama bunu göze almadan sözlü meydan okumalar bir süre sonra anlamını yitirir. Bunun en son örneğini bir uçağının düşürülmesinin ardından Rusya’nın aldığı ve uygulamaya koyduğu ekonomik kararlar oluşturmuştur.