"İki günün eşit olmaması" düşüncesi, olağan - radikal bir değişimin kelimelerle ifade edilmesidir. Bu düşüncenin eyleme dönüştürülmesi halinde ortaya nasıl bir sonucun çıkacağını şöyle bir düşünelim. Bugün dünden daha ileride, dün önceki günden daha verimli Bu halkayı geriye ve ileriye doğru devam ettiriniz. Ortaya ne müthiş bir sonuç çıkıyor değil mi Böyle bir insana yetişmek mümkün müdür Böyle çalışkan insanlardan ortaya neler koyabileceğini düşündüğüm zaman yerimde duramıyorum.
Allah ın sani sıfatını düşünelim. Allah en büyük sanatkârdır. İnsanın bu sıfattan nasibine düşeni yaptığını var sayalım. İnsan yerinde duran değil sürekli hareket eden bir varlıktır; yapar, üretir, onarır. Yaptığını, ürettiğini ve onardığını da paylaşır, bundan da büyük zevk duyar.
Bir müslüman, şefaatine nâil olmayı umduğu sevgili peygamberinin, "İki günü eşit olan ziyandadır" buyruğuna muhatap olmayı kendine ilke edinmesi gerekmez mi
Hz. Peygamber in şefaatine muhatap olmak için birtakım "biçimsellikler"in öne çıkarılması ne kadar peygamber yoludur Hz. Peygamber, "Müslüman elinden ve dilinden başkalarının emin olduğu kimsedir" buyuruyor ve "eylemli müslüman olmak" için geniş anlamdaki ibadeti öne çıkartıyor.
İki günü eşitlememek gerekiyor, bu hareket demektir, hareket de değişim demektir. Gündüz ve gece yerinde durmuyor, onlar sürekli birbirini kovalıyor. Hiçbir gece bir önceki gecenin aynısı değildir, hiçbir gündüz de önceki günün tekrarı değildir. Onlar böyle iken insana düşen de gece ve gündüzün içini, hadisin ruhuna uygun olarak doldurabilmesidir.
Tabiat hareket halindedir, dolayısıyla tabiat demek değişim demektir. Mevlânâ nın gözünden tabiata ve tabiatta olup bitenlere birlikte bir göz atalım. Mevlânâ insana örnek olması açısından tabiattaki değişimin önemini çok güzel anlatmaktadır. Tabiat Allah ın sözünü dinliyor ve iki günü eşit tutmuyor:
Ağaç bir yerden bir yere gidebilseydi, yani mekânını değiştirebilseydi testere eziyetini çekmezdi. Ey insan, yerinde durma!
Eğer güneş ve ay, kaya gibi yerinde dursaydı, âlemi aydınlatamazdı.
Fırat, Dicle ve Ceyhun nehirleri deniz gibi dursaydı acılaşırlardı.
Hava, kapalı bir yerde değişime uğramadan kalsaydı, zehir olurdu. Demek ki hava bile durmaktan zararlı hale gelmektedir.
Deniz suyu, buharlaşıp yolculuğa çıkınca yani değişime uğrayınca tatlı yağmur damlaları haline gelmektedir.
Ateşin alevi sönünce, kül haline gelir ve ateşlikten çıkar. Aynı şey insanlar için de söz konusudur.
Hz. Yûsuf babasının kucağından ayrılıp Mısır a gidince yani mekân değişimi yapınca, eşsiz makama ulaştı.
Hz. Musa, anasının kucağından ayrılınca Medyen e gitti ve orada ulu bir kişi oldu.
Hz. Muhammed mîrac gecesi Burak a binerek yaptığı mekân değişikliği ile "Sonra o yaklaştı, daha fazla yaklaştı, ta ki araları, yayın iki ucu kadar veya daha az kaldı" (Necm 53 / 8-9) sırrına ulaştı.
Hz. Peygamber, önce Mekke den Medine ye hicret edip sonra Mekke ye sahip oldu (Dîvân-ı Kebîr, III, s. 67, beyit 468-67).
Hareket etmeyen ve bu hareket neticesinde değişime uğramayan veya değişim gösteremeyen kimseler, ağaç gibi kesilmeye; hareket etmeyen gezegenler âlemi gibi karanlıkta kalmaya mahkûm olurlar.
Değişmeyen, kafa ve gönlü ile değişime açık olmayanlar, akmayan su birikintileri gibi pislenirler ve kokarlar.
Değişmeyen havanın zamanla zehirleşeceği gibi, kafa ve kalpleri değişime açık olmayanlar ölüme mahkûm olurlar.
Deniz suyu gibi buharlaşan, yani eski bilgisi ve düşüncelerinin işe yaramayanlarından kurtulan kişiler yücelir, yağmur damlaları gibi tatlılaşırlar.
İnsan düşüncelerinin pek çoğu tuzludur; onlar buharlaştıkça, süzüldükçe tatlılaşır. İşte yağmur ile yerdeki su arasındaki değişimin merhaleleri gibi, insanın da birtakım değişim aşamalardan geçmesi gerekir.
Gübre bostanın, bahçenin gönlüne girip yok olur, pislikten kurtulur. Kavun ve karpuzun lezzeti olur. Sen de pislikten kurtulursan yücelir ve kutlu makama erersin (Dîvân-ı Kebîr, VII, s. 1, beyit 5).
Değişimi gübre olmak için değil de, diri ve taze kalıp, pisliklerden arınmak şeklinde anlamak ve uygulamak gerekir.