İnsan, yaşayabilmek ve bunu sürdürebilmek için daima bir diğer insana ihtiyaç duymuş, birlikte olma gereğini, hatta zorunluluğunu deneyip görmüş ve anlamıştır. Bir başkasının varlığını kabullenme sadece ihtiyaçlar gereği gerçekleşmez, ortaya çıkan şartlar, nedenler ve ortam dolayısıyla kendiliğinden meydana gelir. İnsanın kendi varlığı dışında, kendisi gibi ayrı bir varlık olan ile bir araya gelmesi, onu farklı bir durumla karşı karşıya getirmiştir. Birlikte var olma ve yaşama olarak tanımlanan bu durum, kısaca “toplum” şeklinde adlandırılmıştır. Bunun içinde, ama onu tamamlayan, farklı ihtiyaçlarla ilişkili çeşitli birlikte yaşama durumları da bulunmaktadır. Aile, bunun en eski, en köklü, en farklı, en tipik örneğidir. Nedenleri doğal, gerçekleşmesi sade, sağladığı imkânlar kaçınılmaz ve vazgeçilmez niteliktedirler. Onun için, zamanla ihtiyaç duyulan, zorunlu görülen birlikteliklerin meydana getirilmesinde örnek alınmaya çalışılmış, benzer oluşumların gerçekleşebileceği düşünülmüş, en azından kurgulanmıştır.

Kısaca hatırlatmaya ve dikkat çekmeye çalıştığımız, insan ve toplum dediğimiz varlıklar, birer olgu olarak anlaşılıp kavranmadığı takdirde, bunlara ilişkin konuları, soruları, sorunları, imkânları, çözümleri vb. doğru bir şekilde tesbit edip kavramak zorlaşabilir, kimi zaman da imkânsız hale gelebilir.

Aslında insan ve toplum varlıklarıyla, ihtiyaçlarıyla, bunların giderilmesiyle, bunların karşılaştıkları sorunları çözmeye çalışmalarıyla ve benzer durumlarla ilişkili olarak, “kurum” olarak tanımlanan birlikler oluşturmak zorunda kalmıştır. Dolayısıyla oluşan kurumlara kaynak olan nedenler ve sorunlar, onların amacını da belirlemişlerdir. Sözgelimi tek başına yaşayan insanın yaptığı davranış gerekli görülebilirken, birlikte yaşamak durumunda olduğu toplumda, birtakım şartlara ve kurallara bağlanmıştır. Mesela açlığını gidermek için, yanından geçtiği ağaçtaki elmayı kopartmadan önce yapması gereken bazı şeyler vardır. O ağacı dikerek bakımını yapmış ve ürün vermesini sağlamış olanın rızasını alması gerekli bir şart söz konusudur. Dağ başında kendiliğinden yetişmiş bir ağaçtan elma kopartması davranışını burada gerçekleştirmesi mümkün olmaktan çıkartılmıştır.

Birlikte yaşama imkân ve ortamı sağlayan toplumda insanın yapacağı her hareketin, var olan kurumlar çerçevesinde birtakım usullere, kurallara bağlanması, o kurumların, dolayısıyla toplumun varlığı, yaşayışı, varlığını sürdürmesi ve geliştirmesi bakımından vazgeçilmez bazı niteliklerle donatılmıştır.

İnsan ve toplumun birlikte var olma, yaşama, varlığını sürdürme ve geliştirme bakımından, zorunlu bir ihtiyaç olarak ortaya çıkan yönetim sorunu, yöneten ve yönetilen unsurlarına ayrılarak çözümlenmeye çalışılmıştır. Ancak zaman içinde yaşanılan olaylar, durumlar, değişik sorunlara evrilerek, bunun öyle pek kolay olmadığını ortaya koymuştur. İlk olarak yönetim biçiminin başlı başına önemli ve belirleyici olduğu gerçeği üzerinde araştırmalar, deneyimler yapılmıştır. Böylece birbirinden değişik, farklı ilkelere dayanan yönetim biçimleri üzerinde durulmuş, tartışmalar yapılmış, uygulamalar ortaya konulmuştur. Ayrıca yönetim görevi verilenlerin maddi ve manevi yetenekleri, istekleri, beklentileri, umutları, düşünceleri, görüşleri, kişilikleri gibi nitelikleri sorgulanma gereği duyulmuştur. Elbette, burada birkaç kelimeyle ifade edilen bu ve benzer nitelikler, özellikler yüzyıllarca düşünürler, bilim adamları, görev alan kimseler, en önemlisi de yönetilenlerin duyguları, izlenimleri ve düşünceleri temelinde değerlendirilmiştir. Fakat asla göz ardı edilmeyen, edilemeyecek olan birtakım veriler daima belirleyici olmuştur. Meğerki dikkate alınmadan da hareket edilebileceği düşünce ve kanısı egemen bir konuma gelmiş olsun!

Kısaca, insan ve toplumun varlığı, yaşayışı, varlığını sürdürme ve geliştirmede özgün bir yere ve işleve sahip olan kurumlar, gerçekleştirmek zorunda oldukları amaçları dışında kullanılmaya başlandığı anda, insan ve toplumun varlığı, yaşayışı, gelişmesi ciddi bir engelle ve sorunlarla karşılaşmak durumunda kalmaktadır. Kurumlaşmamış, kurumları olmayan ve var olan kurumlarını zamanla ortaya çıkan ihtiyaçlara göre yenileyip geliştiremeyen insan ve toplumlar değerler dünyası oluşturamayacakları için, kültür ve uygarlıklar da kuramamışlardır. Elinde bir ağaç dalı koparmış olarak tasvir edilen insan görünüşünden öteye gidilemediğini çağrıştırırlar.