‘SosYO-EKONOMİK Tufan’ ülkemizi ve dünyayı sarmış durumda…

çare ve çözüm önerilerimiz bu yazılarda; uygulanmayı bekliyor…

Önceki yazılarla birlikte okunmasını da tavsiye ederek devam…

***

Buraya kadar yazdıklarımıza rağmen günümüzde mezar tedariki sorun olmaktadır. Mezarlar parsellenmekte, etrafında yaptıkları beton ve mermerlerle taşlaştırılmaktadır. Buna günümüzde çare bulunmalıdır. Hâlen yeryüzünde işe yaramayan ve tarım yapılmayan alanlar vardır. Dağlar vardır. Ormanlar vardır. Ölüler buralara gömülürse oraların canlanmasına neden olur. İnsanlar mezarlıkları uzak olmasın istemektedirler. O halde ölüleri üst üste mezarlara gömmeliyiz. Ölüler atalarının gömüldüğü yerde gömülürse ileride oluşacak kabileler atalarının DNA’larını kolayca bulurlar. Ayrıca ölülerle korunmuş kasetler konursa eski hayat canlanmış olur. Bunun için mezarların üzerinde kasetleri ve yazıları koruyacak demir ve beton kaplardan başka bir şey olmamalıdır.

Mezarlık alanı düzeltilmelidir. Ölülerin üzerine levhalar konmalıdır. Dışarıdan getirme toprakla kapatılmalıdır. Bin hanelik bir bucağın kendisine özgü mezarlığı olmalıdır. Bir bucakta 10.000 kişi yaşıyorsa, ortalama ömür 50 yıl kabul edilirse, senede en çok 200 ölü olacaktır. İkişer metrekareden alırsak, bir senede 400 metrekare eder. Yüz senede kırk dönüm eder. Demek ki her bucak kırk dönüm yer ayırırsa her asırda bir kat kaplanmış olacaktır. Yarım metre yeterli sayılabilir. Demek ki bin senede beş metre yükselecektir. On bin senede elli metre yükselmiş olacaktır. Mezarlık ormanlaştırılır, ağaçlandırılır, hatta meyvelik hâline getirilir. Ağaçlara yüz sene yaşama imkânı verilir.

“Sev’ete ehiyhi / Kardeşinin sev’esi” (Maide 31)

Kur’an insan vücudunu “sev’et” diye adlandırmaktadır. “Sev’e” karanlık siyah kelimesine yakındır. İnsanın dışkılık yerlerine “sev’et” dendiği gibi öldükten sonraki beden “sev’et” olmaktadır.

İnsanın ölüsü necistir. Hatta bazıları ölünün olduğu yerde Kur’an okunmasını bile caiz görmezler. Mezara gittiklerinde Kur’an okumaya ölü toprağa gömülüp kapandıktan sonra başlarlar. Canlı insan ne kadar saygınsa, ölünün bedeninin hiçbir saygınlığı yoktur. Bununla beraber ölünün arkasında cenaze kılıyoruz ama ayetlerin okunması yoktur.

Merasimle defnediyoruz. Ölünün arkasından birtakım merasimler yapılmaktadır. Bunun bedenle ve mezarla alakası yoktur. Bununla beraber mezara gidip durmak, ona dua etmek Kur’an’da teşri edilmiştir. Namaz kılma ve sonra kabirde durma durumu vardır. İnsanların psikolojik ihtiyaçlarını da gidermemiz gerekmektedir.

Kabileler baba soyundan oluşacaktır. On kişiden oluşan bir aşiret olacaktır. Bir kabilede/bucakta yüz aşiret/ocak olacaktır. Demek ki her aşirete mezarlık için dört yüz metrekarelik yer verilecektir. Ölülerini oraya gömecekler. Mezarları doldu mu çevresini yarım metre yükseltip toprak dolduracaklar ve ölüleri onun üzerine gömeceklerdir.

Cumhuriyet döneminde anıtkabirler yapılmış, heykeller dikilmiş ama ölülerin, şehitlerin mezarları sokak yapılmış, cadde yapılmıştır. Dozerlerle kemikleri alınıp çöplüklere atılmıştır. Ölü mukaddes değilse anıtkabir nedir, heykel nedir; mukaddes ise kimininki mukaddes, kimininki tu kaka ve neden?

Günümüz dünyası işte böyle acayipliklerle doludur. Öldükten sonraki hayatı inkâr edenler Lenin’e adım başında heykel diktiler. Mezarları yücelttiler, katafalklar koydular.

Biz şimdi Kur’an’ın hidayetine uyarak asrın her türlü sorunlarını çözmeliyiz.

“Kâle yâ veyletâ / Ya veyletâ dedi” (Maide 31)

Kendi kendine söylendi... Kendi kendine düşündü...

Demek ki söylemek sadece ağızla ifade etmek değildir. Beyninde geçeni düşünmek de söylemektir. Yani düşündü anlamındadır.

(Devamı var)