Modernleşme ile birlikte aile yapısı küçüldü ve kadın iş hayatında aktif olarak yer almaya başladı. Az çocuk, çok para sloganı kabul gördü ve evlerin içi boşaldı. Birbirlerine kenetlenen çocukların, nur yüzlü nine ve dedelerin, annenin, babanın bir arada bulunduğu aile yapısı tarihin tozlu sayfalarına kaldırıldı ve aile üç haneli bir birime dönüştü. Artık üç sakini vardı ailenin, anne, baba ve çocuk… Eşler bu şekilde birbirimize daha fazla vakit ayırabiliriz diye düşünüyorlardı ancak öyle olmadı azaldıkça zayıfladılar ve zayıfladıkça yalnızlaştılar.

Akşam vakti sakinlerine kavuşan ev günün ilk ışıkları ile sessizliğe gömülüyordu. Her gün aynı vakitte anne baba işe çocuk ise okula gidiyordu. Evin sakinleri kendilerine ve birbirlerine yabancılaştılar ve bir araya gelip sohbet edemez hale geldiler. Ebeveyninin tek gözdesi olan çocuk ise bu donukluğa uyum sağlamıştı o sadece ihtiyaçlarını dikkate alıyor ve hayatını bu şekilde sürdürüyordu. Anne baba çocuğun bütün taleplerini yerine getiriyor ve onunla yapılan alışverişler üzerinden iletişim kurabiliyorlardı. Çocuk pahalı oyuncaklara, konforlu bir hayata ve odasında geçirebileceği bolca vakte sahipti. Peki, bir çocuğun mutlu olabilmesi için bunlar yeterli miydi?

Ailenin akraba, arkadaş, dost ve komşuluk bağları kopmuş ve bütün bunların yerini iş almıştı. Ailenin üç ferdi de monoton bir hayatın içine sürüklenmiş ve birbirleri ile iletişim kuramaz hale gelmişlerdi. Dışarıda başlarını gökyüzüne çeviren çiçekler varmış, deniz en güzel şarkılarını söylermiş, topraktan binbir bereket fışkırırmış bütün bunlar ailenin umurunda değildi, onlar tepkilerini kaybetmiş ve robotlaşmışlardı.

Ağır koşullarda çalışan anne baba hayatlarını evlatlarına adamışlardı ama sanki aralarında geçit vermeyen dağlar vardı ve birbirlerine hep uzak duruyorlardı. Çocuk ise anne babayı itiraz etmeyen, hayır diyemeyen ve ihtiyaçları karşılamak için çaba gösteren köleler olarak görüyor ve her akşam bir ihtiyaç listesi çıkarıyordu. Anne babanın tek heyecanı onun bu taleplerini yerine getirmekti. Fakat bu durum çocukta doyumsuzluğa ve bencilliğe yol açmıştı. Bir gün öğretmen aile ile görüşme talebinde bulunmuş ve çocuğun arkadaşlarına zarar verdiğini, onları önemsemediğini, küçümsediğini ve sorun yaşadığını ifade etmişti. Aile çocuğun arkadaşlarına karşı küçümseyici ve umursamaz bir tavır sergilemesine bir anlam veremiyor ve bu sorunu çözüme ulaştırabilmek için ona yardımcı olmak istiyorlardı. Fakat çocuk kendini iletişime kapamıştı, odasına çekiliyor ve tek kelime dahi etmiyordu. Çocuk profesyonel bir desteğe ihtiyaç duyuyordu anne baba ise bunca konforun içinde onun bu duruma nasıl düştüğüne bir anlam veremiyorlardı.

Çocuk yaşlı ebeveynlerin dua ettiği, annelerin ninni söylediği, çocukların ağaç dallarına tırmandığı aile yapısını hiç bilmiyordu, o dünyaya gözlerini ıssız bir evde açmıştı ve burada onu duygusal olarak besleyecek hiçbir şeye sahip değildi.

KARDEŞLER ARASI İLİŞKİLER

Bugün dünyada ciddi bir nüfus azalması yaşanıyor ve ailenin tek ferdi olarak büyüyen çocuklar kardeş ilişkilerinin getirdiği sevgi ve paylaşım gibi kazanımlarından mahrum kalıyorlar. Bencil, yalnız ve kopuk bir hayat yaşayan çocuklar hayatı bir ekmek kavgası olarak görüyor ve bütün enerjilerini bu alana harcıyorlar.

Bilinen bir gerçektir; insan erdemli davranışları diğerleri ile kurduğu ilişkiler neticesinde geliştirebiliyor yani iyilik iki kişinin insani boyuttaki alışverişi ile ortaya çıkıyor. Dolayısıyla sevgiyi paylaşabilen bir çocuk ekmeğini ve sahip olduğu tüm imkânları da rahatlıkla paylaşabiliyor.

Kardeşler arası ilişkiler çocuğun davranış gelişimine katkı sağlayan önemli bir faktördür. Çocuk dünyayı kardeşi ile tanır ve onun vesilesi ile paylaşmayı, sabretmeyi, fedakârlığı, katlanmayı, cömertliği, vefa göstermeyi öğrenir. Çocuk hata yaptığında geri adım atıp özür dilemeyi, incindiğinde arkasına bakıp affetmeyi, gerektiğinde hayır demeyi kardeşinden öğrenir ve dış dünyaya bu kazanımları ile açılır. Geleneksel aile ortamında çocuklar bu zenginliklerin içinde büyür ve sosyal yaşama daha rahat uyum sağlarlardı. Tek kişilik bir odaya hapsedilen çocuklar ise belki daha iyi okullarda okuyor, daha iyi şartlarda yaşıyor ve istedikleri her şeyi elde edebiliyorlar ancak kardeş ilişkilerinin getirdiği bu imkânlardan mahrum büyüyor ve bencilleşiyorlar. İnsanlarla sağlıklı ilişkiler kuramadıklarından yalnız kalmayı tercih ediyor ve yoğun bir boşluk içinde yaşıyorlar. Bu boşluğu doldurmak için türlü türlü yollara başvuruyorlar ancak olmuyor…