Çocuklarım üç küçükler, 17, 14, 11 yaş sırasıyla ilk kez kendi köylerine geldiler. Onlarla doyasıya bir birliktelik içindeyiz. Hissedişleri ve yaşayışları kendileri farkında olmasa da farklı seyrediyor. Emine Esra ile Mustafa Taha çocukluklarının yaşayamadıkları bölümünün en ciddisini ve yoğununu şimdi yaşıyorlar. Doğal bir yaşayış. Bazı şeyler onlar için bir fırsat oldu. Görebildikleri hayvanları belki de ilk kez tanıma şansına sahip oldular. Mustafa Taha, "neden" sorusunu sık soruyor. "Çekirgeler niçin yaratılmışlardır " Bunun gibi onlarca soru.

Bir başka köye hasta ziyaretine gittiğimiz ve döndüğümüzde, akşam saati sırasında bir keklik ve yavruları su içmek üzere su başından dönüyorlardı. Komşumuz emekli öğretmen Ahmet Hoca arabanın frenine bastı, el freninin çekti ve fırladı, ben de peşinde. O iki, ben bir keklik yavrusu yakaladık. Yavrular beş on metre uçabiliyorlardı. Bir iki uçuştan sonra pustular. Eve getirdim çocuklar evde doğada yaşamış ve yakalanmış bir canlıyla ilk kez bu kadar iç içe ve yakınlar. Onu annesinden koparmanın hüznünü yaşamadım değil. Ancak kent çocuklarının mahrum oldukları bir doğallığı yaşamaları gerektiği için katlandım bu duruma. Mustafa Taha ile Emine Esra bostanda, çayırda çekirge toplayıp getiriyorlar yediriyorlar. Çekirgelerin ne işe yaradığının bir karşılığı bu. Hoca nın kızı Burcu biz gelmeden önce yalnız olduğu için sıkıntıdan bunalmış. Bizim çocuklarla anında kaynaştılar, birden dünyası değişti.

Baharın ilk aylarında tırtıl ve çekirgeler çokmuş. Kuşlar yavru yapıp ortaya çıktığında çekirgeler ve tırtıllar azalmaya başlamış. Dikkatimi çeken anne kekliğin ne kadar toplu olduğu.

Yavru birkaç günde serpildi. Şimdi cik cik ötemeye başladı. Bu yazıyı sabah saat dört otuzda yazmaya başladım. Yavru kekliğin tırtıklamaları ve ötmelerinin, dışarıda kaç gündür sürmekte olan rüzgârın eşliğinde. Bize de alıştı çocuklar ona sadece böcek toplamıyorlar onların hangi otlardan ve nelerden hoşlandığını bile çözmeye başladılar. Otların adlarını öğreniyorlar. Evin büyüklerinin: "Artık yeter doğaya salın, yazıktır" söylenmelerine nasıl üzüldüklerini görüyorum. Suratları birden asılıyor. Bir kuşu sevmenin, onunla yaşamanın duygusu. Doğa bir bütündür. Sevgi hayatın bütününe yayılıyor. Bir kedinin eve sinsice girişine, kafesteki yavrunun etrafında dolanmasını yaşadılar.

Birbirini bütünleyen ve dengeleyen doğanın unsurlarını yaşayagörüyorlar. Hayat bir yanıyla da budur.

Otların özelliklerini de öğreniyorlar. Kentte adlarını duydukları, ya da baharat olarak kullanılan bitkilerin özgünlüklerine elleriyle dokunuyorlar. Bir ara kekik topladılar. Bunun sevincini yaşadılar.

Böceklerden iğrenilen bir yaşayıştan, böcekleri tutarak onları kuşlarına yediren çocukların hayata alışmaları söz konusu. Kent yaşamı insanı doğadan ve kendinden uzaklaştırıyor. Yeryüzü ve doğa bir hikmetler bütünlüğüdür.

Evin balkonundan büyük cevizin dalları arasında oradan oraya zıplayan, daldan dala atlayan sincapları tanıdılar. Atlarken kuyruğunun kıllarını nasıl yayvanlaştırdığını gördüler. Kaplıcaya giderken köyün üç köpeği önümüze düştü yol boyunca önümüzde yürüdüler, dönüşte de yalnız bırakmadılar.

Ağaç kakanların bir yandan ötüp bir yandan ağaçların köklerine tutunarak nasıl gagaladıklarını da. Saksağanlar, kargalar, serçeler, sakalar, arı kuşları vs. bir atmacanın uçarken belli bir yerde dönerek daireler çizmesi, sonra bir yerde durup kanat çırpması, boşlukta durması.

Mustafa Taha doğallığını yaşıyor, alabildiğine. Bütün enerjisini burada kullanabiliyor. Kentte, evin dört duvarları arasında, devinimsizlikten iyice kötürümleşme söz konusu. Elindeki topu yere vurmaktan bile mahrum. Çünkü alt ve üst, yan daire komşularının rahatsızlığı söz konusu. Bir arkadaş da edindi. Yaşıtı Mikail. Babası Bingöl den arılarını buraya getirmiş, onu başına bırakıp gitmiş. Bir yandan arılara göz kulak oluyor, bir yandan camie Kur an dersi almaya geliyor, bazı vakitler ezan okuyor. Taha nın yaşıtı. Bir uçtan bir uca koşup duruyorlar Taha ile.

Meyve yedirmekte zorlandığımız, yalvar yakar olduğumuz Taha, bir de baktım ki, dut ağacının dallarını yakalıyor dalından dut yiyor.

Emine Esra yeni diktiğimiz bir ceviz ağacını sahipleniyor. Taşlarla adını yazıyor ama iki üç gün sonra sular toprak getirerek üstünü örtüyor. Arada bir ceviz ağacına bakıyor, seviyor.

Fatma Sevde genç kız olmanın bilinci, biraz da tedirginliğiyle geldiği köyde hayatın doğallığını yaşamaya başlayınca olumsuzlukların hepsi uçmaya başladı. Ahmet Hocanın çocuklarıyla doyasıya bir çocukluk yoğunluğunu yaşıyorlar. Köyün hemen bütün çocuklarıyla hemhal oldular.

Zamanımın büyük bölümü onlarla geçiyor. Birbirimizi daha iyi tanımaya başladık. Kent yaşamı insanı donuklaştırıyor ve zamanını çalıyor. Yirmi dört saatin ancak bir ya da iki saatini onlarla geçirebiliyoruz. Geri kalan zaman çalınmış zamandır.

Köyümüz, sonradan oluşturulan Yayladere ilçesinin bir mahallesi. Israrla mahalleme köy diyorum. Bu, salt bir alışkanlık değil. Köyümün hâlâ bir köy olduğu gerçeği. Adının ilçe konulması veya bir mahalle oluşturulması onları köy olmaktan kurtarmamış. Böylesi daha iyi. Sadece köye elektrik gelmesi hayata yeni şeyler katmış olmasına karşın değişen çok şey yok. Sadece buzdolabı gibi televizyon ve telefon gibi araçlar bir çeşni katmış hayatı daha kolaylaştırmış.

Hayat doğal olunca doğaldır ve güzeldir. Çocuklar çocukluklarını yaşarlarsa doğaldır. Yaşayamamaları onları bir zulümdür. Bir köy insanla anlamlıdır, çocuklarla şendir. Çocukları çekilmiş bir köy, köy değildir.