Birini kırdığımızda en fazla sarsılan oluruz. Kırılandan daha fazla örselenmişizdir.

Ağzımızın tadı kaçmış, güneşi kaybetmiş, neşeyi yitirmişizdir.

Hava boz bulanıktır.

Yaz ortasında kıştır.

Belki kırılan bile bu kerte üzerinde durmamıştır.

Fakat kıranın yüreğinde bir yara gittikçe genişleyip derinleşmekte, kanamakta, kabuk tutsa da, yıllar geçse de izi silinmemektedir bir türlü.

Muhatabı konusunda yarım yüzyıl da geçse.

Onu her görüşünde de değil, her anımsayışında o iç sıkıntısını, pişmanlığını bir kez daha yaşamakta, yeniden hüzünlenmektedir.

Bakıyorum da ortalık toz duman.

İnsanlar üstelik aynı görüşün mensupları, birbirlerini acımasızca taşa tutmuş yaralamakta.

Değer mi şu üç günlük dünyanın cevrine diye şaşakaldığımız.

Onca ölümün bizi bir türlü kendimize getiremediği.

Onca yıkımın, acının, yoksulluğun insanlığın belini kırdığı bir zamanda.

İnatlaşmalar, suçlamalar, katran hitaplaşmalar. Hesap kitap bilmemenin de cehaleti tüm bunlar.

Kişinin ölümünde, öteye yollandığında bile hesaplaşmanın süreceğini göz ardı etmeler. Helalleşmenin öyle çok kolay olamayacağı.

Âlem değiştirse bile yapılanların izinin silinemeyeceği.

Ardında bıraktıklarına da bu nifak tohumlarının miras olarak geçip bu sefer evlatları yıpratacağını.

Pek de akıllarına getirmemekteler.

Kabristanlar gibi saraylar da dünyadaki cennetlerin geçiciliğini haykırırken. Gezin bakalım, tahtları, taçları.

Cihannümalarda, divanhanelerde soluklanın biraz.

Gümüş sinilere bakının, ipek şilteler, atlas minderler de yerli yerinde.

Sazlar susmuş, meşk bitmiş, rakslar donmuş, çırağlar sönmüş.

Leğenleri, ibrikleri, peşkirleri taşıyanlar çoktan yerleşmiş öte evlerine.

Sapları elmas taşlı kaşıkları tutan eller, zebercet aynalardan bakışlarını alamayan güzeller, İrem bahçelerinden vazolara güller kesen halayıklar başka bir âleme çoktan dâhil olmuştur.

Âlem değiştirmek bu kadar bizi beklerken, yolcusunu alıp gidecek tahta binitleri hazır bulundururken.

Ah o fotoğrafta silindi dünya, bir nokta olup yuvarlandı yerlerde.

O gün herkes sağına selam verirken bir baba kızına bakmakta idi.

Kızının eşi bile sağına selam vermekle meşguldü. Baba gözlerini dikmiş sadece evladına bakmakta idi. Acı ile hasretle, büyük bir kavuşma sızısı ile.

Bilmez değildi sağına selam verileceğini ilkin.

Çünkü imamdı baba.

Ne ki başka tarafa bakamazdı.

Bakışlarını ayıramamakta idi.

Son bakışları idi kızına.

İnsanlar için baktıkları sadece bir cenaze idi ama baba için tabutun içindeki candan aziz hazine, evlat idi.

Bebesini belediği tahta kundakların, zıbınların, kefenlerin hiç iyi durmadığına idi, o bakışlar.

Artık dünyada cennetin bittiğine dairdi, tüm o bakışlardan yansıyan, her yanı eleme boyayan acı.