Küçük bir şehre yeni bir marangoz gelmiş.
Tezgâhı tahtadan değil mermerdenmiş.
Bütün marangozlar “hayırlı olsun” demek için
geldiklerinde mermer tezgâhta marangozluk olmayacağını söylemişler ama o
aldırmamış.
İşine başlamış, keserle balta sapını düzeltirken sapın en
alt tarafına geldiğinde ucunu da düzeltirmiş ama yarım milimle mermere keseri
dokundurmazmış.
Marangozlar, “Bu mümkün değil” demişler ama gözleriyle
görünce inanmak zorunda kalmış ve ihtiyar marangoza durumu aktarmışlar.
İhtiyar marangoz, “Ben onun keserini taşa vurdururum”
demiş ve yeni marangozun evine yemeklik malzemeler göndermiş, marangozun
hanımına, “Sizin beyiniz gönderdi, akşam eve misafir gelecekmiş, yemek
hazırlamanızı istedi” demiş ve ayrılmış.
Kadın hemen küçük çocuğunu dükkâna gönderir ve gelecek
misafirin kim olduğunu sorar kocasına.
Kocası da misafir gelmeyeceğini, yemeklik malzemelerini
de kendisinin göndermediğini söyler.
Söylemesine söyler ama mermerin üzerinde keseriyle iş
yaparken, “Kim gönderdi acaba ” vesvesesine dalınca keserin ucu mermere tık tık
edermiş.
Biz, keseri taşa vuruyoruz.
Bir zamanlar İslami hizmetleriyle göz dolduran, gönül
ferahlatan kahraman kardeşlerimle üç-dört saatlik sohbetlerime bakıyorum, üç
buçuk saati, “Filan şöyle dedi, filan böyle dedi. Amma da güzel cevap verdi”
türünden devam ediyor.
Amerika’yla, Avrupa Müslüman dövmeye devam ediyor, iş
yapıyor, biz laf yapıyoruz, analiz ve sentez yaparak ömür tüketiyoruz.
Faizin bir kısmının helal olduğundan, yirmi yıllık borcun
altına girdiğinden, kıpırdayacak dermanı olmadığından dem vuruyor ve zengin
Müslümanlara kızmaya başlıyor.
Çok güzel hizmetler yaptığı dönemlerde şimdiki
imkânlarının da olmadığını, kendi sırtına ağır yükü kendisinin yüklediğini
söylediğinde akıl cebinde beş para etmez cevapları da hazır.
Gâvura cevap yetiştirme yerine Müslüman’a cevap
yetiştirmeye başlamış.
Tabii herkes aynı değil.
Bu türden konuşmaların olduğu yere gelmeyen, devamlı
olarak bildiği hizmeti vermeye çalışan dostlar da var.
Âlimler veya evliyaların hayatını anlatan kitaplarımızda,
“Filan zat, altı ayda Kur’an’ı ezberledi” türünden çok haberler vardır.
İşi olanlar konuşmazlar, konuşanlar iş yapamazlar.
İşi, konuşmak olanlar hariç.
Çok başarılı bir öğretmenlikten emekli olduktan sonra on
yıldır, bir Kur’an kursunda öğretmenlik yapan 38 yıllık bir dostum sıradan,
imtihansız aldığı öğrencilerin çok zeki olanlarını beş ayda, orta zekâlılarını
altı ayda, biraz daha zor ezberleyenlerini sekiz ayda hafız yapıyor. Ve Diyanet’in
açtığı hafızlık imtihanlarında hepsi diploma alıyorlar.
Bitmedi, her öğrenci okuduğu ayetin Türkçe karşılığını
söylediği gibi Türkçesini söylediğiniz bir ayet mealinin Arapçasını da
okuyuveriyor.
Ben gittim, gördüm, rasgele öğrencilere ayeti okuyup manasını
aldım, manasını söyledim ayeti okuyuverdiler.
Bu durumu İstanbul’da faaliyet gösteren bazı Kur’an
kurslarının değerli öğretmen ve yöneticilerine söylediğimde, “İnşallah,
maşallah” dediler ama içlerinden inanmadıklarından gidip, görüp aynı metodu
getirmeyi akıllarından geçirmediler.
Çünkü dünyanın en akıllı adamları kendileri olduğundan,
kendileri de üç-dört yılda hafız olduklarından bunun mümkün olmayacağı
kanaatindeler.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu işe el atmasını ve bu
metodun bütün kurslarda yaygınlaşmasını, herkesin kendi işine odaklanmasını
istirham ederim.