Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı’nın, “Türkiye artık yoksul bir ülke değil” ifadesi temel ihtiyaçları karşılamakta dahi güçlük çeken halkı infiale sürükledi ve hemen her kesimden tepkiler yükselmeye başladı. Açlığa, yoksulluğa terk edilen halk, siyasi kesimin gerçek dışı ifadeler kullanarak yaşadıkları mağduriyetin üzerini örtmeye çalıştıklarının farkındalar ve bunun cevabını seçimlerde vermeye hazırlanıyorlar. Gerçi politikacıların bu tavrına öteden beri aşinayızdır zira onlar fotoğrafı olduğu gibi değil istedikleri gibi yansıtırlar ve sanal başarılar üreterek koltuklarını korumak isterler. Nitekim bugün de yöneticilerimiz halkı anlamak yerine inşa edilen binalara, yollara, köprülere ve marketlerin raflarına dikkat çekiyor ve her şey yolunda mesajı vermeye çalışıyorlar. Marketlerin rafları, pazar tezgâhları ağzına kadar dolu olabilir fakat burada aslolan vatandaşın elindeki poşette nelerin olduğudur. Öyle değil mi?

Siyasi ve ekonomik bağımsızlığını kazanamamış ülkelerde ekonomik refah sağlanamamıştır, bu toplumlarda politikacılar halktan kopuktur, onları sadece bir seçim malzemesi olarak görürler. Seçim meydanlarında Ömer’in adaletinden bahseder, halkın arasına katılır, el sıkışır ve kulağa hoş gelecek vaatlerde bulunurlar, başa geldiklerinde ise halk bu insanları ancak ekranlarda ya da şatafatlı ziyafetlerde görebilirler.

Siyasi bağımsızlığını kazanamamış ve dışa bağımlı hale gelmiş ülkelerde gelir dağılımındaki eşitsizlik hızla artar ve zenginler servetlerini katlarken, yoksullar bu mutlu azınlığı ayakta tutabilmek için bedel ödemek zorunda kalırlar. Bu toplumların doğal kaynakları, tarımsal zenginlikleri, madenleri, fabrikaları tamamen dış odakların kontrolündedir ve halklar iç ve dış hesaplara kurban edilirler. Ülke dış politikada bağımsız değildir iç politikada ise kutuplaşmayı tetikleyecek çatışmalar hâkimdir ve bütün bunların faturası halka fatura edilmektedir. Bu kaos ortamında siyasiler paylaşımcı bir sistem oluşturamaz ve toplumsal refahı bir avuç seçkinin hizmetine sunarlar. Bu toplumlarda yetişmiş, liyakat sahibi yöneticiler türlü türlü entrikalarla halktan uzaklaştırılır ve devleti ahbap çavuş ilişkisi ile yönetecek kişilere yol açılır. Ve ülkenin bütün kurum ve kuruluşlarının satılması, borç yükünün giderek artması, gelir dağılımındaki dengesizliğin uç noktalarda yer alması, yoksullaşmanın had safhaya ulaşması yöneticilerin pek de umurlarında değildir. Onlar evin yandığını görseler de dışarıda güneş var deyip hamaset yapmaya devam ederler.

Bugün insanlarımız giyinme, barınma, eğitim, sağlık ve sosyokültürel ihtiyaçlarını karşılamakta dahi güçlük çekiyor ve ikinci hatta üçüncü bir işte çalışmak zorunda kalıyorlar. Fakat yöneticilerimiz halkın mağduriyetini görmek istemiyor ve yoksulluğun ortadan kalktığına dair açıklamalar yapıyorlar. Bu ifadelerden incinen halk soruyor: Peki madem yoksulluk yok o halde niçin yeme, içme ve barınma gibi temel ihtiyaçlarımızı dahi karşılamakta güçlük çekiyoruz? Neden ülkemin zeki çocukları eğitim ya da iş için Batı’ya kapak atmaya çalışıyor? Neden evsizler, işsizler, borçlular gittikçe artıyor? Sosyal ve ekonomik destek alan insanların sayıları neden her geçen gün artıyor? Bütün bu sorular hep sorulur ve hiçbir zaman cevabına ulaşılamaz. Çünkü zengin vaatlerle gelen yöneticilerin halkların sorunlarını çözüme götürmek gibi bir dertleri yoktur, onlar sadece yaslandıkları koltukları korumaya çalışırlar.