Günümüzde her şeyi aynileştiren bir düzenin içerisinde yaşamaya mecbur bırakılıyoruz. Büyük ölçekte herkesi Batı’nın bugünkü kabullerine göre şekillendirmek isteyen büyük bir baskı kütlesi var. Herkesin aynı biçim ve şekle sahip olmasını isteyen bu zihniyet giderek her ölçekte bu yaklaşımını yerleştiriyor. İster kendisine taban tabana zıt olduğunu iddia edenlerde ister farklı tavra sahip olduğunu iddia edenlerde, hepsinde aynı izlere rastlamak mümkün hatta bir adım ötesine geçenler bile çıkıyor. Bunlar kendilerini özellikle topluluklarının/toplumlarının ağırlık merkezi olarak gördüklerinden bütün farklılıkları yok edip, eritip kendilerine dönüştürmek istiyorlar ve bu isteklerinde bağnaz bir tavır ortaya çıkartıyorlar.

Mesele dünyanın birliği beraberliği olunca bütün kuvvetleri ile gözü kara bir şekilde çeşitliliği tüketmek için var güçleri ile saldırıyorlar. Hatta ümmet düşüncesine sahip olanlar bile çoğunlukla bu yanılgı üzerinden hareket edebiliyorlar. Bu tarz tek potada eritme arayışının ne denli insanlığın sıhhatine olduğu yaşadığımız dünyanın halinden çok açık bir şekilde görülebiliyor. Bilakis bu tutum sıhhat bir kenara “insan”a ait olan “öz”e aykırı bir tavrı içerir. Bu sebeple ne kadar masum kılıflara sokulsa da farklılıkları yok etme dürtüsü en büyük “ben-lik” kavgasıdır. Hem de insanın lehine olmayan bu yaklaşım en çok da gariplerin, masumların ve de bir tezi/teklifi olanların belini burkunu büküyor.

Bilakis çeşitliliğin artması insanları birliğe (vahdet), beraberliğe ve birlikte yaşama imkânına kavuşturacak zengin bir derinlik barındırır. Onun için en küçük farklılıkları daha çok özen gösterip, koruyarak yeniden ‘yeni bir dünya’ arayışını daha çok ön plana çıkartabilir. Nitekim insanların ve toplumların çeşitliliği; kültürlerin zenginliğini bu zenginlikte insanların imkânlarını çoğaltır. Hatta bir kültür kendini ancak farklı bir kültürle bir arada olduğunda tartabilir. Fakat bugün sahte bir “saygı” ifadesi ile kimseyi olduğu gibi bırakmadan o tek çatının altına toplamaya çalışılıyor. Bu anlayış bugün dünyada genel kabul görüyor ve etrafındaki her şeyi kendine benzemeye icbar ediyor. Yani bu anlayış, “saygı”yı olduğu gibi değil de kendine benzediğinde gösteriyor. Ya da hak ediliyor. Bu anlayış elbette ki küçük büyük hiçbir topluluğa, topluma huzur getirmediği gibi dünyaya da saadet getirmiyor.

Bu yüzden de her şey kısır bir kavganın kurbanı oluyor. Bu kısır kavga daha küçük topluluklarda daha sert bir biçimde seyrederken kim dişini diğerine geçirebilirse gücü de etki mekanizmasını da kendine benzetiyor. Nitekim bu gidişat genel bir “umutsuzluk” halini ve daha çok endişeyi de beraberinde taşıyor. Herkesin birbirine karşı daha keskin olması istenirken genel gidişatta toleransı kim cevreden merkeze daha çok yaklaşmışsa onlara gösterilerek bir diğer taraftan da “özendirmeye” çabalanıyor. İnsanları her türlü güç karşısında çaresiz, eksik ve eziklik duygusuna terk ediyorlar. Hatta nesneleştirerek adeta öldürüyorlar.

Dünyanın aldığı biçim doğrultusunda siyasî, ekonomik, sosyal meselelerin çözümüne baktığımızda kullanılan yöntemler, söylem ve eylemler neye benziyor, nasıl ortaya konuyor. İşte bütün bunlar, doğru şekilde tahlil edilmediğinde kendi ölüm emrini kendisi vermiş oluyor. Onun için bugün daha çok “uyum” sağlama çabaları prim yapıyor. Herkesin ve her şeyin kendi kalarak yürüdüğü var olduğu bir yerde çözüm büyük oranda yakındadır. Yeter ki her şey “kendi” yolculuğunu yapabilsin. İnsan kendi kalabildiği ölçüde kıymete haizdir. Yoksa herkesleşenin kıymeti herkesin içerisinde payına düşen kadardır. Bu yolculuğun en önemli merkezi kendi olarak gelişebilmekten geçer. Yoksa geri kalan her şey aynı kabın şeklini alan objeler gibidir. Varolmak için kendine dönebilmek gerekir ki farklılıkların kıymeti ortaya çıkabilsin. Dünya kiliminin desenlerine ve dokularına iyi bakmak gerekir. Hoşça bakın zatınıza…