Her gün yeniden aynı şeylere uyanıp, aynı yalana bulana bulana yaşayıp, satın alınmış ya da vaat edilmiş bir rüyaya dalıyoruz. Derin uykuların içerisinde sürekli kâbustan irkilerek, korku ile uyanıp; kurmaca pembe bir rüyaya dalarak kendimizi avutuyoruz. Böylesi bir zamandan insanoğlu belki defaten geçti, şimdi sıra bu zamanın insanlarında, bunda şaşılacak bir şey yok. Ancak belki de hiçbir zaman diliminde bu kadar doğrunun sesi kaybolmamıştır. Asıl ürkütücü olan burası. Sürekli dünyayı, dünyanın hal ve gidişatını tarif etmeye, analiz etmeye gerek yok. Tabii ki anlamak için, şartların gelişimine karşı birtakım tedbirler alabilmek için belki gereklilik olarak bakmakta fayda var, lakin bu enformasyonun bu kadar yoğunlaştığı bir dönem de kaçış için bir kapı olarak da kullanılıyor. Bu bakımdan dikkatin dağıldığı, izlerin birbirini örttüğü ve her şeyin kalın bir gürültünün içinde kaybolduğu bu zamanda; hakikatin sesini, içimizin, en derinimizin yani vicdanımızın sesini nasıl duyacağız? Bu kadar dikkatimizin dağınık olduğu bir noktada güzeli nasıl göreceğiz?

Her ikisi için de gerekli olan şart, maalesef bir türlü toparlayamadığımız dikkatimizde gizli. Dikkatimizi bir toparlayabilsek hem duyacak hem de göreceğiz. Ancak içinde yaşadığımız çağın en büyük meziyeti dikkatleri dağıtmak, ortalama bir tip üretmektir. Sadece sayıları, oranları duyarak, karşıtlıklardan; öfke, nefret ve birbirini aşağılamak üzerine kurulu bir düzeneği hayat diye benimseyen insana akıp giden hayatı nasıl hissettirebilirsin ki? Modern insanın nefesini hangi güzellik kesebilir, aklını başından alacak hayreti ne sağlayabilir ki? İşte bu yüzden modern insan hastadır ve şifaya oldukça uzaktır. Çünkü güzeli göremez, güzelliği hissedemez. Ondan dolayı da merhamet sahibi olamadığı gibi adalet duygusundan da yoksundur. Bilmek onu âlim yapmaz, egosuna katma değer katar. Kalbinin ayarları bir türlü yerli yerinde durmadığından güzeli, iyiyi, adil olanı (olması gerekeni), faydalıyı yakalayamaz ve onları hep ıska geçer.

Kelimeleri çoktur. Alabildiğince sürekli konuşur konuşur durur. Dinlemeye hiç vakti yoktur. Sözünün yönü, menzili yoktur. Bir faydası, zararı var mı? Ölçmez, biçmez ve düşünmez. Başka sözleri beğenmez, daha ağızdan çıkmadan yargılar ve hükmünü peşin peşin verir. Her şeyin uzmanı, her şeyin bilgini, her şeyde hak sahibi ve her aklına geleni her yerde söylemek hususunda sanki ulvi bir vazife ile yükümlü. Ondan dolayı gürültü arttıkça, hakikat boğuldukça görevini tamamlamış olarak ve muzaffer bir eda ile kendi kara deliğine çekiliverir. Güzel söz sadece kekremsi bir aforizmanın mezesi olabilir. Ya da prim yapacak, “pr”ına katkıda bulunacak bir meta’a dönüşebilir. Yaşadığımız hayat çok gürültülü, yanlış anlamayın çok sesli demiyorum, çok gürültülü diyorum. Bu yüzden duymuyoruz. Kendimizi duyamıyoruz.

Eskiler ne güzel demişler “insanın güzelliğinin yarısı dilindedir” diye. Ancak ne simalarda güzellik ne de dillerin altında güzellik bulabiliyoruz. Mesela yine eşsiz bir hikmeti “Kemâlin, kelâmın altında saklı” diyerek altın çerçevede önümüze sunmuşlar. Şimdi karşısında oturduğum levhayı bu çağın neresine asayım? Ya dilimin, gönlümün neresine işleyeyim? Kemâl mi? O galiba bu zamana ait bir kavram değil. Onu antik kalıntıların arasına yani müzeye kaldırmak gerek. Bu kadar politize olmuş, bu kadar güncel yanılgıya bulanmış bir hayatın içinde kemâl bulmak iğne ile kuyu kazımak gibi bir şey olsa gerek. Olmadı, yeni güne bir İbrahim kıssası dinleyerek başlayabilir, ekranlarda bir İsmail arayabilirsiniz! Belki de bir sonraki kanala geçersiniz. Ya da hep beraber kapatma tuşuna basıp, bütün aygıtlardan çıkıp gerçeğin çıplaklığı ile yüzleşebiliriz. Uzun etmeye gerek yok, önümüz bayram, bu vesile ile Kurban Bayramınız mübarek olsun, büyüklerin ellerinden hürmetle öper, küçüklerime sevgi ve muhabbetlerimi iletirim. Hoşça bakın zatınıza…  

TAŞ GEMi

“Biz şehir ahalisi, kara şemsiyeliler!

Kapçıklar! Evraklılar! Örtü severler!

Çığlıklardan çadır yapmak şanı bizdedir

 Bizimdir yerlere tükürülmeyen yerler”

(İsmet Özel/Dişlerimiz Arasındaki Ceset)

Not: Bu hafta iki eser var yedeğimde. Birisi bizden, diğeri uzaklardan. Önce Hayri Şahin’den dinliyoruz; “Razıysan gel benimle.” Bunun yeni versiyonunu duymuşunuzdur ama orijinal versiyonu da ayrı bir güzel. Diğeri bu hafta vefat eden Soul’un kraliçesi Aretha Franklin’den, “Respect” ve “Chain Of Fools”u dinliyoruz.

Bize kadar

  • Cemil Meriç, “Her insanın yapabileceği en mükemmel işi en mükemmel şekilde yaptığı cemiyet bahtiyardır” diyor.
  • Ne tuhaf bugün sürekli iyi olduğunu, iyi yaptığını söyleyen insanlara itibar ediliyor, oysa yolunu kaybedene yolu, dikenlere bulanmadan dikenleri gösteren makul olmalı değil mi? Şayet kötü gidene iyi gidiyorsun demek de zalimliktir. Sadi yıllar evvelinden öyle uyarıyor. Duyabilene!
  • “Kimseyle alay etme, asla kimseyi gülünç duruma düşürme, kalbinin en ücra köşesinde bile yapma bunu. İnsan yaşamı alaya alınamayacak kadar hüzünlü ve ciddidir” der, Pessoa.
  • Ne güzel tarif etmiş Jack Kerouac; “Benim tek isteğim, şeylerin kalbine nüfuz etmek ve orada anne rahmindeymişçesine kıvrılıp esrik ve eski bir uykuya yatmaktı.”
  • “İşte bu!” dediklerimizden biri daha Bauman’ın sözleriyle ifade edersek; “Dünya bir dizi olaydan başka bir şey değildir. Tıpkı bir tüketicinin yaşamı gibi yalnızca seçenek ve tercihlerin bir derlemesidir.”
  • Bu hafta okumak için Geothe’nin Faust’unu seçebilirsiniz, hem şu ekonomi meselesi iyice gündemdeyken, iyi gelir.

DAĞARCIK

“Nevrotik denen insanlar toplumun devasını arayacağı hasta insan sınıfını temsil etmezler, onlar daha ziyade modern insan tipinin aşırı gelişmiş örneklerini temsil ederler.”  (Otto Rank’tan tadımlık)

TEKKE

“Birey, televizyonda Sudan iç savaşını herhangi bir tuvalet kâğıdı reklamıyla aynı duyarsızlıkta izlemektedir. Televizyonu kapattıktan sonra Sudan’daki iç savaş devam etse bile onun için bitmiştir. İşte bireyin yaşadığı bu evren ‘simülasyon evreni’dir. Her şey görüntüden ibaret ve cansızdır.” (Jean Baudrillard’dan tadımlık)

Bir lahza

“Sözde iyi niyetleriyle insanlar daima sana, ne yapman gerektiğini söylüyor. Oysa yaşayan bir canlıyı ezip geçme isteğinden başka nedir bu? Ben bir ölüyüm fakat bu fazla duygusal. Ölü değilim ama haysiyetim alınmış. Kalpten yaralandım ve üstüme tükürüldü!

Söyle! Bir insan hiç aşağılanmak yüzünden hasta olabilir mi?” (En Passion’dan)