2006 Nisan ayında Münih hava alanına indiğimde gümrük çıkışında
bana zorluk çıkaran Alman polisinin Türk vatandaşı olduğunu düzgün Türkçe
konuşmasından öğrendim.
İzmirli olduğunu söyleyen ve bugüne kadar hiç bir Alman
polisinin yapmadığını yapan, vali olunca ilk işi babasını asan adam gibi
davrandı.
Niçin geldiğimi, nerede kalacağımı, davet edenlerin kim
olduğunu sorduktan sonra bir polis daha çağırarak çıkış kapısına kadar geldik
ve beni karşılamaya gelen kişiyi de içeri çağırıp kimlik kartını aldıktan sonra
bir yere telefon edip uzunca konuşma yaptı.
Sonunda bana dönerek “Konuştuğum memur sizinle görüşmek
istiyor” dedi ve telefonu bana verdi.
Telefondaki adam Türkçe “Hoş geldiniz sayın hocam, kanguru
eti yemek helal mı ” dedi.
Ben de ona “Ben Türkiye’den geliyorum. Ülkemizde kanguru
yok. Avustralya’dan bir hoca gelirse bu memur onu da yakalasın ve senin karşına
çıkarsın sen ona sor” dedim ve kapattım.
Avusturalya’ya varınca hoca arkadaşlara ilk sorduğum soru bu
oldu.
Cevap olarak “Kanguruyu çok iyi tanıyan değerli hocalar
kanguru etinin helal olduğuna karar vermişler ve biz de aynı şeyi söylüyoruz
ama alışık olmadığımızdan yemiyoruz” dediler.
Ülkemizde çok az bulunan deve etini bazen yediklerini söylediler.
Hatta lokanta işleten çok değerli bir hoca efendi benim için
Adelaide’den deve eti getirtmiş ve önceden haber vererek “Hocam, yarın ikindi
namazı sonrasına deve etini fırında kızartacağım ona göre gel” dedi ve ben de
ilk defa deve etini yedim.
Size bir soru- dünyada en fazla deve hangi ülkededir
Genellikle “Deve” denilince ilk akla gelen Arap
yarımadasıdır.
Suudi Arabistan’da, Yemen’de, Arap Emirliklerindeki
develerin sayısı Avustralya’daki deve sayısına ulaşamıyormuş.
Bizim Türk vatandaşlarının söylediğine göre on bir milyon
deve sahipsiz olarak, başıboş dolaşıyormuş.
Onları yakalamak, kesmek, etini yemek, satmak serbestmiş.
Çünkü develerin çoğalmasıyla zaten az olan suya ortak
olduklarından ülkenin sularını tüketiyorlarmış.
Adelaid’in kenar köylerinden birinde çalışan bir kaç tane
işçimizi ziyarete gittiğimizde sularının nereden geldiğini sorduğumda yağmur
suyuyla sulandıklarını söylediler.
O beş on kişilik insanlarımız bile küçük bir cami ve
çocuklarına İslam dinini öğretecek dershaneler yapmışlar.
Çatılarına yağan yağmuru evlerinin altındaki büyük depolara
akıtıyorlarmış.
Uçak yolculuğunda gördüğümüz bazı göllerin de sun-i göller
olduğunu ve yağmur sularını oralarda toplayıp şehrin ihtiyacını
karşıladıklarını ifade ettiler.
Dört tarafı denizlerle çevrili ülke su sıkıntısı çekiyor.
Deniz suyunu tatlandırma çalışmalarına başlamışlar.
Yarın Aborjinlerle devam edecek.