Çok hızlı değişiyor gündem. Takip etmekte zorlanıyorum. Kimsede “yavaşlayalım” demiyor. Hayret ettiğim konu işte tam olarak bu. Ey kalabalıklar durun! Şu an nerede durduğumuzu, yanımızda kimlerin olduğunu bir gözden geçirelim. Doğru ile “Hak” kavramının aynı şey olmadığını hatırlayalım bir kez daha. Müslüman olduğumuzu hatırlayalım. Karar verirken sitemizin yönetimine göre değil, siyasi rengimize göre değil, abimizin kalemine, ablamızın ağdalı fikrine göre değil; inandığımızı iddia ettiğimizi sisteme göre alınmalı kararlar.

Yukarıda saydıklarımın hepsi birer “yaldızlı bahane”dir! Bir düşün istersen. İnsani, vicdani ve en önemlisi dini olarak asla rıza göstermeyeceğin nice duruma razı olmanın sebebi bu bahaneler değil mi? Hepimiz devletin avukatı olmuşuz canhıraş savunuyoruz. Sesi çok çıkanı haklı, kalabalık olanı muteber zannediyoruz. Böyle bir atmosferde; ne zaman bomba patlayacağı kestirilemeyen bir ülke haline gelmiş olmamız kimseyi rahatsız etmemeye başlıyor. Canımız en fazla 2 gün yanıyor, acıyor. Sosyal medyada konu değişmezse tabi. Acı düştüğü yeri uzun süre yakmaya devam ederken kimi konserini iptal etmemeye çalışıyor, kimi açılışlarını. “Durdurmamalı hayatı. Bunu istiyorlar” oluyor herkesin bahanesi. Yaralarımızı yolda sarmaya çalışıyoruz gibi bir hava esiyor. “Bizi durdurmaya güçleri yetmeyecek!” diye üst perdeden atılan siyasi salvolara inanmak için çok zorluyorum kendimi ama olmuyor. Ben düşünce ve fikir kiralayıcısı, hele hele iktidar yalayıcısı hiç değilim. Devletlerin iktidarlara rağmen var olduğuna inanırım. Çok partili döneme geçildiğinden bu yana devleti işgal eden iktidarların çoğunluğunun “muhafazakâr” yahut “sağcı” olması içimdeki sızıyı arttırıyor. Hiçbiri sistemle mücadele etmemiş, entegre olmanın bir yolunu bulmuşlar. Millet olarak ise çok zaman “laf”la doymuşuz. Fazlasını istememişiz hiç. Alışkanlıklarımız bugünde devam ediyor gibi görünüyor. Yazık. Mevcudu korumak adına verdiğimiz bu mücadele sadece kutuplar, düşmanlıklar ve tarafgirlik üretiyor. Hangisi ülkeye faydalı emin olamadım ben…

Bir de her yenilen halta dini bir kılıf bulma çabası var. Müslüman olduğunu hatırlıyor kalabalıklar. İşin bu kısmı sevindirici tabi. Fakat iş sonra çetrefilleşiyor. Din belliyken ona uymak zor geliyor. Yaşadıklarımızı dine uydurmaya çalışıyoruz sonra. Büyük vebal. Kıyas yoluyla yaptığımız benzetmelerin üzerinde düşünmediğimiz için bize bir an anlamlı geliyor ahkam kesmek. “Hudeybiye” diyor, “medine mutabakatı” diyor hadsizler. İftira atıyorlar Habibullah’a. Ne yani, sizin attığınız bu imzanın içeriği asri saadette olsa yine de imzalanır mıydı? Söylediklerinin nereye varabileceğini fark etmiyorlar herhalde. Ama biliyorlar. Bildiklerimi adım gibi biliyorum. İşlerine gelmediği için nemrutluğa vuruyorlar işi. Bu yüzden “onlar bilmiyor” duasına bu güruhu katmıyorum. İşine gelmediği için, varlığını sürdürmek için benim değerlerimi basitleştiren herkesle problemim var benim. Sesiniz ne kadar yüksek çıksa da, onlarca gazetenizi renkli halleriyle gözlere sokuştursanız da, ekranlardan 24 saat zehirli dilinizle destanlar yazsanız da yemezler. İsrail’le onların lehine anlaşıp “Gazze bayram ediyor” yalanına inanacak çocuk değiliz biz. Kudüs’te saldırılar olurken attığınız imzaları zafer naralarıyla kutlamanıza kanacak değiliz. İğne bile sokulmadığı havası estirilip rahatça yardım gönderebileceğinizi başarı saymanızın nasıl bir zavallılık olduğuna ben şahidim. Daha önce Gazze’ye gitmiş, yardımlaşmış, helalleşmiş, kucakladığı nicesinin şehid olduğu haberini duyunca dişlerini ve yumruklarını uzun zaman sıkmış birisiyim. İnsani ve vicdani olarak yapılması gereken ne varsa biz ümmet bilinciyle bunu zaten yapıyoruz. Bunu yaparken de “sana soracak” değiliz. Biz üzerimize düşeni zorluklarına aldırmadan yapma gayretine düşerken; sayın abiler, devletten de devlet olmasının gereğini yapmasını istediğimiz için niye kötü olan biz oluyoruz. Burada görevini yapmayan bir taraf var. Bu tarafın insanlar olmadığı kesin. Gazze’deki yetim merkezi buna şahit. Binlerce yetime hamilik yapan TC vatandaşları ve yetim karneleri şahit! Ramazan’da yapılan iftarlar, kurbanda kesilen hayvanlar buna şahit. Peki ya devlet? Devlet olmanın gereği nedir bilen var mı acaba bu arkadaşların arasında merak ediyorum. İşe yarayacağı yerde kaşı gözü oynayan, devlet idare etmeyi belediye idare etmek zanneden bir bürokratik nesil var karşımızda. Keşke onlarda bu ihanet kokan anlaşmayı yapmadan önce Gazze’de nefes alanlara bir sorsalardı… Biraz acele etsinler ama. Zira Gazze üç gündür bombalanıyor. Hem de bu mübarek günlerde... “Leyla Ablaları” yetişemeden cennete göçmüş olacak malzemelerin sahipleri. Çocuklar oyuncak ve bayramlık bekliyordu zaten heyecanla! Mesele eşya meselesi olsaydı yıllardır STK maharetiyle yapılan işlerle sorunun çözülmesi gerekmez miydi? Şimdi sen devlet olarak işin kolayına kaçarsan yaptığın iş bir coğrafyayı özgürleştiremez. Hiç mi faydası olmaz yapılanlar? Hayır, tabi ki! Bu yardımlar neticesinde değişir çehresi Gazze’nin. Öldürülen çocuklar yeni kıyafetli, vurulan evler daha bakımlı olur. Şehit edilen herkesin “tok” göçtüğüne şahitlik edebiliriz!

İsrail bu. 5000 yıllık hevesinden vazgeçecek değil ya!

Hem bir an düşünsenize. İsrail olmasa dünya aslında yaşanmayacak bir yer değil! Bunu biraz düşünün, biraz araştırın dilerseniz. Bana hak verdiğiniz kıyıda buluşmak dileğiyle…

Şeker bayramı kutladığını zannedenlerin de Ramazan Bayramı şimdiden mübarek olsun inşallah. Rabbim şuurumuzu arttırsın. Âmin.

Kalbinizin sahibine emanet olun…

Eyvallah!!!