İçinde bulunduğumuz coğrafya, tarih boyu dünya hâkimiyet

mücadelesinin ağırlık merkezini oluşturmuştur. Sahip olduğu jeo stratejik, jeo

politik, jeo ekonomik ve jeo kültürel imkânlar, bu coğrafyanın bir kavga

atmosferinde olması sonucunu doğurmaktadır. Her dönemde bu coğrafyanın hamuru,

kavgayla yoğrulmuştur ve bundan sonrada böyle olacaktır. Gerek Türkiye yi

yönetenler ve gerekse Cemaat/Hareket/STK lar, bu gerçeği göz önüne almalı ve de

asla unutmamalıdır. Bu coğrafyadaki her önemli olayda, iç, bölgesel ve küresel

olmak üzere üç ana dinamik çatışmakta ve sonuç, bu üç an dinamiğin bileşke

kuvvetine göre tecelli etmektedir. İç dinamiklerle, bölgesel ve küresel

dinamiklerin örtüşmemesi, bir ortak payda oluşturmaması durumunda, bu ülkede

kavga sertleşmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, Batı kültür ve medeniyet

tercihi ile inşa edilen ayrışma/nifak, Osmanlı dan miras alınan çok değişik

insan unsuru alt yapısı (İttihat terakkiciler, masonlar, sabatayistler,

Siyonistler ve kripto Ermeniler) ve Cumhuriyet döneminin inşa ettiği küskünler

zümresi (Dindarlar, Kürtler, Aleviler), iç dinamiklerin bütünleşmesine, güçlü

bir iç bileşke kuvvet oluşmasına mani olmaktadır. Bu parçalanmışlık, halkın

seçip iktidar yaptıklarının gerçek iktidar olmasına mani olmakta; seçilmişlerle

atanmışların kavgası, şiddeti değişmekle beraber cumhuriyet tarihi boyunca hep

devam ede gelmektedir. Sivil ve askeri bürokrasi, şiddeti zamanla değişmekle

beraber, genellikle, siyasi iktidarların karşısında yer almaktadır.

İç dinamiklerde ciddi bir ayrışma, parçalanma söz konusu

olduğunda iktidarda olan güce karşı, yeni bir iç- dış ittifak hattı

oluşmaktadır/oluşabilmektedir. Eğer iktidarda olan güç, bu ittifaktan iç

dinamikleri ayıracak bir politika ortaya koymaz/koyamaz veya deşifre

etmez/edemez veya halkla karşı karşıya getirmez/getiremez veya söylem ve

tavırları ile ittifakı kuvvetlendirirse, ülkede çok daha vahim ve kötü şeyler

olmaktadır. Sonuçta kaybeden bu ülke, bu ülke insanı olmaktadır.

Cumhurbaşkanlığı seçimi, Türkiye cumhuriyetinin başlangıcından

beri hep sıkıntılı, sancılı ve kavgalı olmuştur. Devleti temsil eden bir makam

olarak çok popüler olmamasına rağmen iç ve dış güç odakları,

Cumhurbaşkanlığının kendi politikalarına çok ters biri olmamasını hep arzu

etmişler ve bunun için çalışmışlardır. Mustafa Kemal den Abdullah Gül e kadar

tüm Cumhurbaşkanlığı seçimleri dozu, şiddeti, süreci, zamana ve mekâna bağlı

olarak değişmekle beraber hep gerilimli, bunalımlı, hatta kavgalı olmuştur.

Taksim Kadife darbe sürecini yaşayan bir Türkiye nin önünde yeni bir

cumhurbaşkanlığı seçimi vardır. Bu dönemde Türkiye, Cumhurbaşkanlığı seçiminden

dolayı bir gerilim yaşayacak; bir de kadife darbecilerin, darbe için gerekli

şartları oluşturabilmek için bir bunalım oluşturma gayretleri nedeniyle bir

gerilim yaşanacaktır. Dolayısıyla Cumhurbaşkanlığı seçimleri nedeniyle

birbirini besleyen ve destekleyen iki boyutlu gerilim yaşanması ihtimali

mevcuttur. Bugün Türkiye nin her tarafında meydana gelen şiddet olaylarına,

maden kazalarına, Musul un İŞİD tarafından ele geçirilmesine, Konsolosluğun

işgal edilmesine, Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Başkanlık sistemi ve çözüm süreci

açısından bakmakta ve değerlendirmekte fayda vardır. Ülkenin bu gerilimden en

az zararla çıkması gerekmektedir.

Burada bu çerçevede Cumhurbaşkanlığı konusu ele

alınacaktır.

Mustafa Kemal in Cumhurbaşkanı Seçimiyle

Başlayan/Başlatılan Süreç

Milli Mücadele, Anadolu halkının varıyla yoğuyla kurtuluş

savaşına iştirak edip düşmanı topraklarından kovma destanıdır. Ancak Anadolu

halkı tarafından, düşman kovulduktan sonra ne olacaktır sorusunun cevabı

verilmemiş ve aranmamıştır. 1920-1923 yılları arasında faaliyet yürüten Birinci

Meclis in Lozan ı kabul etmemesi nedeniyle Bizans entrikalarına eşdeğer bir

entrika ile tasfiye edilmesi, birbirinden haberli ve kader birliği etmiş bir

ekibin varlığı ve bu dar ekibin kafasında halkın arzuladığının dışında bir

sistem, bir devlet ve bir toplum inşa edilmek istendiği zamanında

görülememiştir. Birinci Mecliste Padişahçı olmakla suçlanan ikinci grubun

mensupları, gerçekten padişahçı olmayıp kişi otoritesine ve egemenliğine

dayanan bir sistemin varlığına karşıydılar; hiç kimsenin, padişah yetkileri

ile donatılmasını istememekteydiler. Bu nedenle Mustafa Kemal in şahsında,

Meclis başkanlığı, Başbakanlık ve Başkumandanlık görevlerinin toplanmasına

karşı çıkmakta; diktatörlük eğilimlerine karşı direnmekteydiler (1).

Birinci Meclis Lozan ı imzalamayınca bir operasyonla

tasfiye edilmiş ve İkinci Meclisin 287 üyesi, bizzat Mustafa Kemal in

başkanlığındaki bir seçim komitesi tarafından emre amade olacak bir ekip

olacağı düşüncesiyle özenle seçilmiştir (1). 11 Ağustos 1923 günü göreve

başlayan İkinci meclisin birçok üyesi de, birinci meclisin 2. Grubu gibi, daha

sonraları tek şahıs hâkimiyetine , aceleci uygulamalara , sofra

kararlarına , sofradan ülkenin yönetilmesine karşı çıkacak, Padişahçı

eğilimlere karşı direneceklerdir. Ancak bu mücadeleyi verenler, padişahçı ,

mürteci , gerici olarak suçlanıp tasfiye edilmeye çalışılacaktır (1).

İkinci Meclis oluşur oluşmaz, Birinci meclisin

onaylamadığı, Lozan anlaşmasını imzalar, Ankara nın başkent olmasını

kararlaştırır ve sofrada kararlaştırılmış olan Cumhuriyetin ilanı sürecini

başlatır. Halk Fırkası Divanı, 4 Ekim tarihinde devletin adının Türkiye

Cumhuriyeti olmasını kararlaştırır ve bu karar Mustafa Kemal in başkanlığında

toplanan Özel Mütehassıslar Encümeni tarafından tekrar ele alınır ve

Teşkilat-ı Esasiye Kanununda yapılacak değişiklikler görüşülür. Ardından medya

üzerinden Cumhuriyetin yakında ilan edileceğine ve Cumhurbaşkanının kimler

olabileceğine ilişkin ciddi bir kampanya başlatılarak Meclis baskı altına

alınmaya ve kamuoyu oluşturulmaya çalışılır (2). Mütehassıslar Encümeni, 21

Ekim de toplanarak, Bakanlar kurulunun yetkilerini görüşerek yeni sistemin

temel niteliklerini belirleyip sisteme, o günün şartlarında kâğıt üzerinde son

şekli verilir. Ancak bunun olduğu gibi hayata geçirilebilmesi için Meclis ten

geçmesi ve bir tadilata uğramaması gerekmektedir.

Ali Fethi Bey, hem hükümet başkanı (Başbakan) hem de

İçişleri bakanlığı görevini yürütmekteydi. Ali Fethi beyin içişleri

bakanlığından, Meclis ikinci başkanı olan Ali Fuat Paşa nın da Meclis ikinci

başkanlığından istifa etmesi, Ali Fuat Paşa nın ordu müfettişliğine atanması;

Hükümet Başkanı olarak Ali Fethi beyin, içişleri bakanlığına Ferit Tek beyin ve

Meclis İkinci Başkanlığı na da Yusuf Kemal Tengirşek beyin atanması için teklif

etmesi kararlaştırılmış ve bu teklif Meclis e götürülmüştür. Ancak Meclis teki

Halk Fırkası grubu, 25 Ekim de toplanarak bu isimlere karşı çıkmış, uysal

olmadığını göstermiş, Meclis ikinci başkanlığı için İstanbul milletvekili Rauf

Orbay beyi ve İçişleri bakanlığı için Erzincan Milletvekili Sabit Sağıroğlu

beyi aday olarak belirlemiştir (3). Böylelikle kapalı kapılar ardında,

sofrada belirlenen politika, Meclis in fırka grubu tarafından engellenerek

birinci raundun kaybedilmesini sağlamıştır. Bunun için kapalı kapılar ardında

bulunan çare, Hükümet Bunalımı meydana getirmek, yani bir saray darbesi

yapmaktır (4,5).

Bunun üzerine Mustafa Kemal, Genelkurmay Başkanı Fevzi

Çakmak hariç, Başbakan dâhil tüm hükümet üyelerinin istifa etmelerini ister.

Hükümet, 26 Ekim gecesi istifa ederek hükümet bunalımı çıkarılarak yeni süreç

başlatılır. 28 Ekim günü hükümet sorununu çözmek için meclis toplandığı

saatlerde; Mustafa Kemal de, Çankaya da Hükümet üyeleri ve Fırka İdare heyeti

üyeleri ile özel bir toplantı yapmakta, bunalımın daha da derinleştirilmesi

için taktikler geliştirmekte ve bir yol haritası çizmektedir. Bunalımın

derinleşmesi için yeni hükümetin mecliste oluşturulmaması/oluşturulamaması için

her türlü operasyon/engellemenin yapılması ve sorunu, Mustafa Kemale havale

ederek çözmesinin istenmesi; Meclis in yeni kuracağı hükümette de, istifa eden

hükümet üyelerinden hiçbirinin görev almamaları kararlaştırılmıştır. İstifa

eden hükümet üyeleri olmadan yeni bir hükümetin kurulmasının çok zor olduğu

bilinmektedir. Amaç, Meclis i çalışamaz, çözüm üretemez hale getirip kilitlemek

ve Mustafa Kemal e başvurulmasını sağlamaktır. Ali Fuat Cebesoy hatıratında,

hükümet bunalımı çıkarılmasının nedenini şöyle açıklamaktadır:

Mesele yeni hükümet kurmaktan ibaret olsaydı bilhassa

İsmet paşa bunu yapar, fırka grubu da bunu memnunlukla kabul ederdi. Asıl

mesele ise bu değil, buhranı devam ettirecek İcra vekillerinin seçimi

hakkındaki kanunda değişiklik yapılmasıdır. (5)

Mustafa Kemal, 28 Ekim akşamı, Kazım Özalp Paşa,

Kemalettin Sami Paşa, İsmet İnönü Paşa, Fethi Okyar Bey, Fuat Bulca Bey, Ruşen

Ünaydın Bey ve Halit Paşayı Çankaya köşküne sofraya davet etmiştir. Sofrada

yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz der ve ertesi gün yapılacak işlerle ilgili

planlamalar yapılır, kimin ne yapacağı planlanır. Grup dağıldıktan sonra, İnönü

ile Mustafa Kemal, o gece, ertesi gün yapılacaklarla ilgili özel çalışma yaparlar,

rejim değişikliğini sağlayacak kanun tasarısı üzerinde çalışırlar (1).

29 Ekim sabahı meclis hükümet sorununun çözmek için

toplandığında, akşam sofra toplantısına katılan ekip, meclis çalışmalarını

kilitleyerek bunalıma Meclis in çare bulmasını engeller. Çaresiz kalan

Meclis e, sofrada kararlaştırılmış olan taktik devreye sokulur ve Kemalettin

Sami Paşa tarafından, Mustafa Kemal e başvurulması ve onun çözümüne tabi

olmanın tek çare olduğunun kabul edilmesi teklifi yapılır (6). Çaresiz hale

sokulmuş Meclis e çare olarak Mustafa Kemal e teslim olmak sunulur ve Meclis,

hazırlanmış olan bu tuzağa düşer.

Meclise gelen Mustafa Kemal, sorunu çözmek için bir

saatlik bir zaman talep ederek akşam kararlaştırılmış olan politikayı yürürlüğe

koymak üzere bazı kişilerle, akşam İsmet İnönü ile hazırladıkları Teşkilat-ı

Esasiye Kanunu nda değişiklikler öngören taslağı görüşür, sonra da meclis

kürsüsüne çıkarak içinde Cumhuriyet kelimesinin geçmediği bir konuşma yapar.

Yaşanan hükümet bunalımının sistemle alakalı olduğunu, sistem değişikliği

yapılması gerektiğini ifade eder ve bunla ilgili hazırlamış olduğu metni

okuması için Meclis kâtibine verir (1).

Hazırlıklı olmayan Meclis üyeleri, okunan metin

karşısında şaşırırlar ve ne yapacaklarını bilemezler. Dahası Meclis te 287

vekilden sadece 158 tanesi bulunmaktadır. Akşam kararlaştırıldığı gibi Meclis

psikolojik baskı altına alınır ve görüşmelere başlandığında okunan metnin

lehine yapılan konuşmalarla istenen ortam sağlanarak oylamaya geçilir ve 158

milletvekilinin oyları ile metin kabul edilerek Cumhuriyet ilan olunur. Yarım

saat içerisinde de Cumhurbaşkanı seçimine geçilerek Meclis te bulunan

milletvekillerinin oylarıyla Mustafa Kemal, oy birliği ile Cumhurbaşkanı

seçilir. Bir saray darbesi kansız bir şekilde gerçekleştirilir.

Mustafa Kemal in başkanlığındaki Mütehassıslar Encümeni

tarafından özenle seçilmiş ve kesin itaat edeceği öngörülmüş olan ikinci

meclisin milletvekillerinden muhalif grubun çıkması, önemlidir. Emir eri olmak

istemeyen bu grup padişahçı, gerici ve mürteci olarak yaftalanmıştır. Gerçekten

padişahçı ve gerici miydiler Ne istiyorlardır Onlar, emrivaki yapılmamasına,

Meclis e saygı gösterilmemesine, sofradan ülkenin idare edilmesine, alt yapı

oluşturulmadan isimsel değişikliklerle meselelere çözüm getirilmek istenmesine

karşı çıkıyorlardı, bunun için mücadele ediyorlardı. Bunlar Cumhuriyet düşmanı

değil tam tersine Cumhuriyetin savunucuları idi.

Bunlar yapılan birçok işte, zamanlamayı yanlış bulmakta,

acele ile işlerin çözülemeyeceğine inanmaktaydılar. Nitekim Muhaliflerin

temsilcisi konumundaki Rauf Orbay ın, 1 Kasım 1923 te dönemin gazetelerinden

Tevhid-i Efkar ile Vatan Gazetelerine verdiği beyanatta; Cumhuriyet in ilanı

aceleye getirildi, Cumhuriyetin ilanından önce doğru dürüst bir anayasa yapılmalıydı

demiş olması, bunu teyit etmektedir. Ayrıca kendi aleyhine hem parti içerisinde

hem de medyada başlatılmış olan Cumhuriyet düşmanları kampanyası nedeniyle

kendisine Ali Fuat Cebesoy paşa tarafından Siz de, hepimiz gibi Cumhuriyet in

bir fırka içtimaından sonra alelacele hazırlanan bir iki maddelik bir kanun

layihasıyla Meclis e bir iki saat içerisinde kabul ettirilmesi şekline muarız

bulunuyorsunuz değil mi şeklinde yöneltilmiş bir soruya verdiği; Ben

mutlakıyet aleyhinde, fakat milli hâkimiyeti iyice temsil eden bir cumhuriyet

idaresinin tamamen taraftarıyım cevabını vermiş olması, politikaların

uygulanma şekline, toplumsal ve yasal sağlam bir zemin inşa edilmeden oldubitti

yapılmasına karşı olduğu anlamına gelmektedir (7).

Mustafa Kemal, 1930 yılında bir grup arkadaşı ile

birlikte çıktığı bir Anadolu seyahatinde gördüğü manzara, kendisini ürkütmüş ve

yanındaki arkadaşlarına; Bunalıyorum çocuk, büyük bir ıstırap içerisinde

bunalıyorum! Görüyorsun ya, her gittiğimiz yerde mütemadiyen dert, şikâyet

dinliyoruz. Her taraf derin bir yokluk, maddi ve manevi perişanlık içinde.

şeklinde dert yanmıştır (8). Bundan daha önemli olanı ise aynı günlerde gördüğü

manzaranın etkisi ile isimsel olarak meselelerin halledilemeyeceğinin

itirafını, en yakın dostlarından olan Fethi Okyar a yapmıştır:

Ben Cumhuriyeti tesis ettim. Fakat bugün idare şekli

Cumhuriyet midir, diktatörlük müdür, şahsi hükümet midir, belli değil. (1, 2)

Zaman Rauf Orbay ı haklı çıkarmış, Mustafa Kemal ve

arkadaşlarının yaklaşımlarının yanlış olduğunu ortaya koymuştur.

Sonuç: Saray İçi darbeyle Başlatılan Gelenek

Gerek Cumhuriyetin ilanı ve gerekse Mustafa Kemal in

Cumhurbaşkanı seçilmesi, kansız bir saray içi darbenin mahsulüdür. İttihatçı

gelenek Mustafa Kemal le birlikte Cumhuriyetin genetik yapısına sokulmuş, bu

genetik kodlama daha da derinleşerek Cumhuriyet döneminde yetişen nesillerin

adeta karakteri haline gelmiştir. Gene bu devrin ürünü olan bir özellik olarak

liderlerin, yöneticilerin fikirlerinin aksine kanaat beyan edenler, büyük

kampanyalarla Cumhuriyet düşmanı , padişah taraftarı , gerici , yobaz

hatta vatan haini olarak nitelendirilmişler, suçlanmışlar ve

karalanmışlardır. Bu özellik de, cumhuriyet döneminde yetişen nesillerin

genetik yapısına yerleşmiş bir özelliktir.

Gerek son seçimlerde, gerekse önümüzdeki cumhurbaşkanlığı

seçimlerinde yürütülen kampanyalarda kullanılan dil ve söylemler, Cumhuriyetin

başlangıcındaki söylemlerden, üsluptan ve kullanılan dilden pek farklı

değildir. Tarafların birbirlerine karşı tutum ve tavrı benzerdir.

İlginç bir benzerlikte 1923 lerde Cumhuriyetin her derde

deva görülmesi gibi bugün Başkanlık sistemi de her derde deva olarak

görülmektedir. O gün Cumhuriyetin mana ve muhtevası ve zamanlamasının

tartışılmaması gibi bugün de, Başkanlık sisteminin mana muhteva ve zamanlaması

tartışılmamaktadır. Ogün, bu iş aceleye getirilmemeli, alt yapı hazırlanmalı,

uygun bir anayasa yapılmalı diyenlerin suçlanıp karalanmaları ve dışlanmaları

gibi bugün de, başkanlık sisteminin aceleye getirilmemesi, ne getirip ne

götüreceğinin tartışılması, toplumsal mutabakat sağlanması, uygun bir anayasa

yapılması diyenler, suçlanmakta, karalanmakta ve dışlanmaktadırlar.

Ya Rabbi! Basiret ve ferasetimizi artır.

Kaynaklar

1-Ertunç, A.C., Çankaya Nöbeti, Pınar yayınları,

İstanbul, 2007, s: 15-27.

2- Okyar, F., Üç Devirde bir Adam, Kervan Yayıncılık,

İstanbul, İstanbul, 1980, S: 338, 443.

3- Tunçay, M., T.C. inde Tek parti Yönetiminin Kurulması,

Cem yayınları, İstanbul, 1992, s: 57

4-Kabasakal,M., Türkiye de Siyasi Parti Örgütlenmesi,

Tekin yayınları, İstanbul, 1991, S: 98

5- Cebesoy, A., F., Bilinmeyen Hatıralar, Temel

yayınları, İstanbul, 2001, S: 270.

6- Zürcher E., J., Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası,

Bağlam yayınları, İstanbul, 1992, S: 50

7- Cebesoy, A., F., Siyasi Hatıralar, İstanbul, c: II;

2002, S: 43.

8- Soyak, H.,R., Atatürk ten Hatıralar,Yapı Kredi bankası

yayınları, İstanbul, 1973, C.:II, S: 405