Ekonomik istikrar ile siyasi istikrar, insan hakları,
adalet ve demokrasi gibi kavramlar arasında oldukça güçlü bir ilişki vardır.
Eğer ekonomi cephesindeki eğilimler sürdürülebilir olmadığı için sorunlar
ağırlaşıyor ve kırılganlık artıyor ise sosyal ve siyasi dengeleri mevcut düzeyi
ile korumak veya daha iyiye götürmek mümkün değildir. Gerek küresel, gerekse
bölgesel veya ulusal düzeyde yaşanan sosyal ve siyasi gelişmeler ekonomi
cephesindeki olumsuz gidişatın sonucu niteliğindedir. Demokratikleşme benzeri
paketler ile sonuçlarla uğraşarak veya durumu olduğundan farklı göstermeye
çalışıp beklentileri yönlendirerek ekonomideki olumsuz eğilimlerin terse
çevrilmesi, istikrarsızlığın istikrara dönüştürülmesi olası değildir.
Bugün için küresel ve bölgesel düzeyde sosyal ve siyasi
istikrarsızlığın artıyor olması sürpriz değildir. Yaşanan ekonomik krizlerden
ders alınmıyor, kalıcı çözüm yönünde büyük bir seferberlik yaratmak yerine günü
kurtarmak adına insanları tepkisizleştirmek için çaba harcanıyor ise sorunların
ağırlaşması ve kırılganlıkla birlikte istikrarsızlığın artması normaldir.
Enflasyon, işsizlik, büyüme gibi verilerin bir yandan gerçeği yansıtıp
yansıtmadığı, diğer yandan eğilimin yönü bu nedenle önemlidir. Tehlikeyi fark
etmek ve sorunların büyümesine izin vermeden çözüm üretmek gereği nedeniyle çok
önemlidir. Eğer barıştan ve insanlıktan, istikrardan yana iseniz acı bile olsa
gerçeklerden daha üstün bir dostunuz olamaz. Her ne sebep ile olur ise olsun bu
çizgiden uzaklaşmak iyi niyet değil, sonuçları itibarı ile kötü niyettir,
felakettir...
Sürdürülebilirliği korumak ve değişen koşullara rağmen
sürekli denge aramak önce ekonomik sonra sosyal ve siyasi istikrar açısından
vazgeçilmez nitelikte olmalıdır. 1995 sonrasında böyle olamadığı için sorunlar
çok ağırlaştı, sürdürülebilirlik çok gerilerde kaldı, doğruyu söyleyenler dokuz
köyden kovuldu veya susturuldu, herkesin her şeyi bilmesi engellendi. Geleceğin
potansiyel gelirleri çoktan tüketildi... Durum böyle olduğu için bugünün etkili
ve yetkili kesimleri krizden çok korkuyor, çözümün bir parçası olarak
göremiyor. Sorunlar ağırlaştıkça toplumları temsil edenlerin uzlaşma şansı da
tükeniyor, inatlaşma büyüyor. Aklı kötüye kullananların yarıştığı karanlık bir
çağ yaşanıyor.
Sürdürülebilir olmayan eğilimlerin çok yönlü krizlerle
sonlanması kaçınılmazdır. Eğer krizden korkuyor veya kaçınmaya çalışıyor isen
bu yola hiç girmeyeceksin; girildiyse geri dönecek veya sonuçlarına
katlanacaksın. Konuya bu açıdan baktığınızda 2008 deki küresel kredi krizinin,
Avrupa da yaşanan olumsuzlukların veya Arap Baharı olarak nitelenen
gelişmelerin tesadüf olmadığını görebilirsiniz. Hatta köşeye sıkışan bazı
kesimlerin başkalarının krizine müdahil olarak haksızca ganimet toplamak adına
birbirleriyle yarıştığını da farkedebilirsiniz. Artık herkes hem avcı hem de
av, kimse kimseye güvenemez... Durum böyle olunca siyasi istikrar, adalet,
insan hakları ve demokrasi gibi kavramların anlamı dramatik bir şekilde
değişiyor. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları öncesindeki koşullarda bugüne göre
çok farklı değildi: Güçler saflaşarak kurbanları veya yeni tür sömürgeleri
paylaşma kavgasına girmişlerdi; içeride kargaşa çıkmasını önlemenin başka bir
yolunu bulamamış ve süslü bahaneler ile kendilerini olduklarından çok daha
farklı göstermeye çalışmışlar idi...
Yazımızın başında belirttiğimiz gibi herhangi bir sebep
ile ekonomik istikrar koruyamıyor, kafanızı kuma gömüp gerçeklerden kaçarak
veya toplumun durumu algılamasını engelleyerek hiçbir şeyi düzeltemezsiniz; tam
aksine günü kurtarmak uğruna yaşanacak sıkıntıların maliyetini hesapsızca
arttırma basiretsizliğini ortaya koymuş olursunuz. Korkunun ecele faydası
yoktur. Bunu yapanlar, yapanları destekleyenler veya kendine dokunmasınlar diye
susarak izleyenler insana benzeyebilir fakat o sınıftan olamaz... Ortaçağ da
Kuzey den gelen barbarları, bugün için finansal sermayenin temsil ettiğini,
Türkiye benzeri ekonomilerin ve söz konusu kesimlere aşırı bağımlı olduğunu
dikkate alır iseniz ne durumda olduğumuzu daha iyi anlayabilirsiniz!..