Toptan aldıkları gösteri biletlerini dağıtan bir firma yetkilisi, ilişkimizden ötürü vermişti, çok reklamı edilen bir “tek kişilik şov”un iki kişilik duhuliye evrakını.
Küçük kızımı aldım, gittim. Herkes güldü, eğlendi.. Sahnedeki tek kişi sinemacıydı, tiyatrocuydu, dizilerin kahramanıydı, şairdi, okuyandı, yazandı..
Konuşuyor, konuşuyor güldürüyordu. Benim çocuğum dahil, herkeste bir gevşeklik, herkeste bir durmadan gülme arzusu.
Gösteri bitti, çıktık. Koridorun uygun bir yerinde durduk. İnsanlara bakacaksın ve biraz önce salonda yaşadıklarından geriye ne kalmış, öğreneceksin ve bana da anlatacakasın. Ondan bunu istedim.
Hala gülerek yürüyen gençlik gruplarına, gülmesini, aman ne güldük, ne güldük diye yanındakilere onaylatmaya çalışan yetişkinler de katılıyordu. Aradığım cevabı bir çocuk arkadaşına verirken, yürü dedim kızıma. Bak bunları dinle. Ne olduğunu anlatacaklar sana.
Liseli yaşlarındaki o çocuk şu soruyu sormuştu arkadaşına: O kadar güldük ama, aklımızda ne kaldı? Neye güldüğümüzü ben soranlara nasıl anlatacağım.
Aradığımızı bulmuştuk. Evet doğru dedi kızım da.. Aklımızda ne kaldı?
Vakit gelmişti, sazı aldım elime. Hem Barbaros heykelinin olduğu iskeleye yürüyoruz, hem konuşuyorum.
Gösteri adamının canlandırdığı iki fıkra vardı, illa akıllarda kalan bir şeyler arandığında ulaşılacak olan.. O fıkralar da kendi imalatı değildi. Seçim zamanlarında, tahminlerin ötesinde neticeler çıkacağını, milletin ferasetine, basiretine dayandırarak yazan üstad gazetecilerin ancak analatabildikleri ağır fıkralarımızdandı işte.
Biri hala aklımda: Hakkari’de Birkaç yıldır görevde olan bir vali var. Selefi Hakkari valilerinden biraz farklı olmalı ki kendisi, fıkralara konu olmuş. Adı artık ne ise..
İşte o vali günlerinde, İçişleri Bakanı gelir Hakkari’ye. Vali bey için bulunmaz fırsat. Artık bundan sonra daha büyük ve imkanlı il valisi olmalı. İçişleri Bakanını karşılama, ağırlama, ikramlarda bulunma fasıllarından sonra birlikte şehri dolaşmaya çıkarlar. Arkalarında da memurin takımı..
Neresini dolaşacaklar Hakkari’nin? İki cadde, bir meydan.. Derken efendim, dükkan kapılarından, kaldırımlardan bu ziyaret yürüyüşünü seyreden Hakkarililerden biri, saçları ağarmış ve ihtiyar sınıfına yazılmış biri yaklaşır Bakan ve Vali beye.
“Sayın Bakanım, sayın Bakanım!”
İçişleri Bakanı memnun. Eh nihayet protokoldan korkmaması, yaşından dolayı olsa da, bir vatandaş irtibat, iletişim kurmak istemiş devletiyle. Sevinilmez mi?.
“Buyur sayın vatandaşımız..”
“Sayın Bakanım, sayın valimizi ayırmayın bizden. Biz alıştık kendisine”
Bir valisinin, vatandaşlardan biri tarafından dahi olsa, tutuluyor olması, gönendirir bir İçişleri Bakanını? O günün sayın Bakanı çok memnun. Fakat vali bey de memnun edilmeli.
“Ülkemizin başka vilayetleri de var. Onların da böyle valilerimiz tarafından yönetilme hakları var.”
Vali bey aldığı müjde ile uçmaya hazırlanırken Hakkarili ihtiyar sürdürüyor ricasını..
“Yapmayın, etmeyin sayın Bakanım. Valimizi bizden almayın.”
İşte bu noktada, acaba sorusu düşse gerek İçişleri Bakanının aklına. Görünürde olmayan ve benim duymadığım faaliyetleri mi var vali beyin? Ki halk bu kadar ısrarlı? İhtiyar vatandaştan cevap ister.
“Neden bu kadar çok sevdiniz vali Beyi? Neden ayrılmak istemiyorsunuz ondan?
Dinleyenlerin, artık fıkra bitsin de gülelim diye bekledikleri yer burasıdır. Hakkarili ihtiyar nazlanmaz, döker içindekini.
“Vali bey Hakkari’yi yıktı. Bir başka şehri de yıkmasın. Biz alıştık nasıl olsa, burda kalsın!”
İki saatten fazla süren bir gösteriden sonra akılda kalan dediğim iki fıkradan biri buydu. Elbette gülünür bu fıkraya. Hele bir de canlı ve heyecanlı anlatılırsa.
O gösteriyi ve izleyenlerini böyle anlatırken, aslında bir noktaya gelmek istiyordum. İnsanların, çok çok önceden gülmeye hazırlandığı ve şartlandırıldığı şovları eleştirmek değildir bu uzun girişimizin sebebi. İnsanlar bir şekilde gülme efekti ile yönlendirilerek dahi güldürülebilirler. Karşı olduğumuz yerler buralar değil.
Sosyal medya alanları dediğimiz ekranlarda epeydir dolaşan ve adına da İstikbal Marşı denilen bir bozma şiir var. Utanarak, sıkılarak ve çok zorlanarak yazmak zorunda kalıyorum ki, bu, bizim kutsalımız İstiklal Marşı ile bir eğlenmedir. Onun kelimeleriyle, onun disipliniyle ve bilmeyiz hangi cesaretle, nereden alınıyorsa artık, yapılan bir oynamadır, alaydır.
İlgilisi, kaşifi, uygulamaya koyanı, zanlısı bu ülkenin yukarıda anlattığıma benzer şovlar yapan bir diğer güldürü uzmanı kişisi olduğu yazılıp, çizilmiş.
Kendisinin bizzat sahiplendiğinin kanıtı ben de yok ama, İstiklal Marşımıza bu saygısızlığı yapanlar, acaba bu duruma en çok uyduğu için mi onun adını koyuyorlar imza olarak? Bilemem!
Rahmetli Mahir İz Hoca’mızın, İstiklal Marşı’mızın önemini ve gücünü anlatmak için verdiği o güzel misali hangimiz unutma hakkına sahibiz?
“Ben İstiklal Marşı’mızı anlatarak dinimi öğretebilirim!”
İşte bu yüzden, şu kelimesini şöyle bozmuşlar, şu satırını böyle yapmışlar diyerek burada örneklendirmemize vatan sevgimiz de izin vermez, milletimize saygımız da, aile terbiyemiz de..
Neden o şov tüccarının adının verildiğine, galiba en uygunu o, gibi bir cevabımız olduğunu da içimde, söylemezsem olmaz.
Zira o bir imhacıdır.
Mizahı, imha üzerine kuludur. Onun mizah yapıp geçtiği yerlerden bir daha mizah yeşertisi olmaz.
Hiroşima’ya, Nagazaki’ye atılan bombadır işte. Projedir, dizayn verilirken kullanılandır.
Gülmeye kurgulanmış, ayarlanmış ve şartlanmış olarak ayağına gelenlerin içini boşaltıp göndermek görevini, güldürücü kisvesi altında güzel yapan bu imhacı vatandaşımızı, ispat edemeyeceğim bir zan bahanesiyle topa tutmak gibi bir niyetimiz de yoktur. Zaten yükünü tutabileceği kadar tutmuştur. Suskunluğumuzu nerede bozacağımızı iyi bildiğimize ve İstiklal Marşı’mızı sevdiğimize yorulsun bu yazımız.
Tankları istememişler miydi?
En güçlü sanıldığı bir seçimde yok olmak startı verilmişti reklamcıları tarafından, açılımı bugün hatırlanmayan ANAP adli partiye.
O seçimleri hanelerine kazanılmış olarak yazdırmak isteyen ANAP kasadarları, veznedarları iyi ödemeler yapmışlardı o reklam şirketlerine, çok duymuş ve unutmamıştık.
Bugün o ANAP yok. Reklamları ise gazete arşivlerinde, zeka fukaralığına örnek verilsinler diye bekleyip durmakta. Biz, parasıyla rezil olan ANAP örneğinin ispatıdır diye birini koyduk.
Tv kanallarında dönüp duran ve izleyenlere 15 Temmuz’u anlattığı iddia edilen reklam görüntülerinden rahatsızlığımızı izaha böyle başlamamıza, kimse, partilerin kader benzerliğini vurgulamak istediğimiz şeklinde yorum yapmasın. AKP, ANAP’tan başka bir parti olduğunu hep söylemiştir.
Bir tankı bir yumruk eziyor.
Bu yumruk sahibi ya bayraklı gömlek giymiş bir gençtir, ya da yenine “Halk” yazılmış birinin elidir.
Lakin her halükarda, ezilen tanktır.
O Tanklar bizim tankımızdır!
O Tanklara necip milletimizin dişinden, tırnağından artırdıkları ile sahip olunmuştur.
O tanklarda tüyü bitmedik yetimlerimizin hakkı vardır!
15 Temmuz’daki bu milletin direnişi, tankları ezme harekatı değildir. Hala nasıl öğrenemediler..
O tanklardan birkaçını sokağa çıkararak işgal güçlerine yol açmaya çalışanların suçlarını, hilelerini, ihanetlerini böyle anlatmak mümkün değilken, ortada bir niyet saptırma mı var, yanlış yorumlara yol açmak maksatları mı?
Bu uygunsuz ve izahı namümkün reklam spotları derhal kaldırılmalıdır. Reklamcıları ödemelerle memnun etmek için “milli”sini yapmak için uğraştığımız tanklarımız kullanılmamalıdır.
Şiddetle itiraz ediyoruz!
“Yüzbin tank” projeli rahmetli Erbakan Hoca’mıza 1970’lerde “Nereye koyacağız” hafifliğiyle karşı çıkan solcularımıza rahmet okutan AKP reklamcıları günlerine erdik!
Bu ülkenin “yüzbin tank” hayalini kimse engelleyemeyecektir.
Bu da bilinsin, isteriz!
Sirke yok, küp kalmış
“Bugün gazetecilikte 40. Yılım”
Kendini anlatan Emin Çölaşan’la 40 yıl üstüne röportaj yapmış Sözcü Gazetesi.
İnternet sitelerinde “yaptığım ayıptı” başlığıyla anon edilince o röportaj, bizim de haberimiz oldu.
Yazdıklarına dikkat çekmeyi daha başlıklarında başaran yeni nesil gazetecileri konumuz harici. Üstlerine düşen soru sorma görevlerini çok eksik yapmalarına rağmen..
“Zeki Müren’den özür dilerim.”
Sayın Çölaşan’ın önemsediği ve önemsenmesini istediği 40 yılına dikkat çekmek için yapılan röportajın, herkesi döndürüp okutturacak bir başlığı da bu cümle.
Ayrıntıları yani özür dileyen sayın Çölaşan’ın ne dediği ondan duyulmasa da, “hata”yı tahmin etmek zor değil. Merhum Zeki Müren’in ve muhatabı gazetecilerin, “gazeteci-şöhretli” ilişkileri çok yazıldığından, çok okunduğundan.
Reklamı edilen röportajın o iki başlık cümlesi üstünden olacaktır diyeceklerimiz.
“Yaptığım ayıptı.”
Bir gazetecinin, yıllar sonra olsa da, yaptığının ayıp olduğunu itirafı değildir itiraz yerimiz. Kayıtlara böyle geçmesine biz de seviniriz.
Yaptığınızın ayıp olduğunu, o günlerde hiç kimse söylemedi mi size? Diğer gazetecilerden hiç ayıplayan, kınayan olmadı mı? Bu sorulsun istedik.
Cevabı olumsuz ise sayın Çölaşan’ın, bu, iki gerçeğin ispatlanması demektir..
Bir: Sayın Çölaşan’ın söz konusu ettiği o yazısı hiç kimse tarafından okunmamıştır. Tepkisizlik doğaldır.
İki: Sayın Çölaşan’ın o günkü okuyucuları, sayın Çölaşan gibi düşündüklerinden, sayın Çölaşan’ın yerine kendilerini koyduklarından, bugün itiraf edilen o tepki verilmemiştir.
Bu iki madde de değildir bizim önemsediğimiz. Bir yazar ve okuyucularının arasında bir alışverişin olmadığının ispatı olsa da.
Bir başka yazarın, eli kalem tutanın, bir gazetede köşesi olanın da, yaptığın ayıptır, dememesidir sayın Çölaşan’a; acılık burada. Hepsi korkusuz ve çok cesur diye biliniyorlar, sayın Çölaşan’ı da “kuş”culuğuna kadar biliyorlardı zira.
“Zeki Müren’den özür diliyorum.” Diyen sayın Çölaşan’a, işte tam bu noktada, bir soru daha sormasını isterdim, siparişi yerine getiren gazetecinin.
“Özür dilemeniz gereken başkaları da var mı? Bir Zeki Müren’in gelmesi aklınıza, hangi ince hesabınızın neticesidir?”
40 yıllık bir gazeteci, övüneceği bir yazısını, röportajını bulamıyorsa 40 yılın sonunda, rahatsızlık, yön vermeye çalıştığı ülkede, ülkenin insanlarında olabilir mi?