İsrail’in 1. Dünya Savaşı sonrasında İngiltere tarafından Filistin’in içerisine yerleştirildiğini bilmeyen yoktur.

Dünya Siyonizm’i, emperyalistlerle iş birliği yaparak mevcut konumlarını elde etmişlerdir. Savaş galiplerinin çizdiği coğrafi sınırlar içinde devlet kuran İsrailoğulları, bunun karşılığı olarak emperyalistlerin yanında yer alacağını garanti etmiştir. Bunu, hem kendi çıkarları uğruna, hem de emperyalist hedefler doğrultusunda uygulamışlardır.

Arafat henüz sağken Mahmut Abbas adında birini muhatap alan İsrail yönetimi, bu şekilde “İntifada” olaylarının önüne geçmek istiyordu. Arafat, Orta Doğu’nun konjonktürünü iyi bilmekteydi. O, siyah ve beyaz alanları içinde gri çizgileri görüp buradan yürümüştü. Ama M. Abbas bunu başarabildi mi, işte orası şüpheli.

El-Aksa intifadasının oluşturduğu dalga ve izlemiş olduğu seyir, İsrail’i de mevcut seçkinci siyasileri de hizaya sokmayı başardı. Bu durumda, Yaser Arafat ve birlikte hareket ettikleri ekibin önünde iki seçenek bulunmaktaydı. Arafat gene, o dönemlerde denge siyaseti izlemeye çalışmaktaydı.

İntifada karşısında İsrail tam bir çıkmaz yaşamıştır. İsrail’deki Likud yönetimi ile ABD’deki Yeni Muhafazakarların ve 11 Eylül sonrası oluşan ortamdan sonuna kadar yararlanmak istekleri aşikar. İsrail’in savaş öncesi Suriye’ye ye saldırmasını da ABD’de oluşan kadrodan bağımsız olarak değerlendirmemek gerekir.

 Ayrıca, Filistin meselelerini içeride bir koz olarak kullanan; bundan dolayı da İsrail karşısında duran Filistinlilere geri adım attıran rejimlerin geleneksel politikalarının sonuna gelinmişti.

Sonuç olarak denilebilir ki; 1948’de ve 1967’de işgal edilen yerlerde bir referandum yapmak ve o bölgelerde yaşamış olanların da katılacağı bir oylama en akılcı çözümü getirir.

İsrail, mevcut duruşu ile barışın önümdeki en büyük engel olarak gözükmektedir.