Birkaç yıl öncesine kadar bu bölgede Suriye’den Libya’ya, Yemen’den Irak’a kadar devam eden iç savaşları durdurabilecek tek ülke Türkiye idi. Eğer Türkiye şu son dört yılda Batı bloğundan bağımsız ve şahsiyetli bir dış politika yürütebilseydi;

Ya da reel-politik hesapları bir kenara bırakıp iç savaşların taraflarını masaya oturtabilseydi;

Veya hepsinden öte sadece ama sadece Allah rızasını gözeten bir siyaset anlayışı geliştirebilseydi, emin olun çatışma halindeki bütün taraflara sözünü dinletebilir ve bunca mazlumun kanının akmasını engelleyebilirdi.

Lakin miting meydanlarında Kur’an’la yaşadığını söyleyen Tayyip Erdoğan, Amerika ile stratejik planlar yapmayı bir türlü terk edemedi.

Buraların NATO toprağı değil, milyonlarca şehidin kanıyla sulanmış vatan toprağı olduğu gerçeğini hakiki anlamda bir türlü özümseyemedi. 

İşte Suriye dört yıldır gözümüzün önünde kan ağlıyor. Bunca şehit kanının, bunca mazlum gözyaşının yanında Suriye’de yüz yıllık emek heba edildi. Milyonlarca insan yerinden yurdundan oldu.

Aslında başlangıçta Suriye krizi belki de hepimiz için bir rahmete dönüşebilirdi, ama o rahmeti azaba çevirmeyi el birliğiyle başarabildik.

Peki, neydi o rahmet

İşte Hamas örneği gözümüzün önünde duruyordu.

Hamas nihayetinde İhvan bünyesinden çıkan Sunni bir yapılanmaydı. Buna rağmen Hizbullah’tan İslami Cihada, İran’dan Suriye rejimine kadar bütün Şii odaklarla işbirliğine gidebiliyordu.

Son Gazze saldırısını hep birlikte yaşamıştık. İran, Hizbullah ve Mursi liderliğindeki Mısır’ın işbirliği sayesinde teknoloji ve silah transferleri Gazze’ye yapılabilmiş ve İsrail’e tarihinin en ağır yenilgilerinden birisi tattırılabilmişti.

Ama maalesef Hamas laboratuarını doğru anlayamadık. Bölgedeki basiretsiz ve merhametsiz yöneticiler sayesinde hep birlikte batağa saplandık.  Mesela Türk yöneticiler gayet iyi geçindikleri bölgedeki birçok diktatörün, aslında en az Esat kadar zalim olduğu gerçeğini hep reddetti.

Ya da İran ve Hizbullah liderleri el birliğiyle yeni bir Suriye inşa edilebileceği ve tıpkı Hamas’la olduğu gibi yeni Suriye yönetimiyle de İsrail’e karşı ortak mücadele edilebileceği fikrini hiç benimsemedi.

Türk tarafı Suriye’de iç savaş başladığından beri Esat’sız çözüm seçeneğinden başka hiçbir yol olmadığını tekrarlayıp durdu. Hatta öyle ki dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Cenevre’de yapılan ateşkes görüşmelerine Esat tarafının katılmasına bile karşı çıktı. Saadet Partisi heyetinin iç savaşın henüz ilk günlerinde attığı ateşkes adımı türlü iftiralarla yaftalandı.

Oysa Rusya ve İran’ın Esat’ın düşmesine izin vermeyecekleri açıktı. Başını Amerika’nın çektiği Batı bloğunun ise bölgede yıllar boyu sürecek iç savaşlardan ve kaos ortamından ancak ve ancak memnuniyet duyacağı gün gibi meydandaydı.

Batı bloğunun Suriye’de taraflardan hiçbirisinin kesin zafer elde etmesine ve akan kanın durmasına izin vermeyeceği belliydi. Dört yıl boyunca Batı’nın yalanlarına ve vaatlerine inanıldı. Suriye cehennemi tutuştukça tutuştu, garip gurebânın kanları üzerinden stratejik planlar yapıldı. İşte şimdi de bir eğit-donat palavrasıdır gidiyor. Sözüm ona ilk etapta bin beş yüz, üç yıllık vadede de on beş bin muhalif Suriye’li Amerikan ve Türk subaylarının gözetiminde eğitilecekmiş de, bu sayede zalim Esat rejimi düşürülecekmiş. Allah aşkına bu yalana Tayyip Erdoğan’dan başka inanan biri var mı Eğit-donat-ölüme yolla anlaşmasının iç savaşı üç yıl daha devam ettirmekten başka hiçbir fayda sağlamayacağı görülmüyor mu

Meydanlarda hamasi nutuklar atmakla, ensar-muhacir söylemleri savurmakla üzerinize düşeni yaptığınızı sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Suriye’nin çocukları ülkemizin sokaklarında perişan halde dolaşıyor. Şehirlerimizde her trafik lambasının başında bir grup kimsesiz çocuk dilencilik yapıyor. Her gün yurdun bir başka köşesinden yerli halkla muhacirler arasındaki kavga haberleri geliyor.

Kendi çocuklarına bile ahlâk ve maneviyat eğitimi vermekten aciz olan devletimiz, Suriye’nin çocuklarının türlü musibetlere kapılıp gitmesini sadece ve sadece seyrediyor. O çocukların birkaç yıl içinde hangi batakhanelere düşebileceğini, bu sayede hangi toplumsal yaralara sebep olunabileceğini düşünen var mı

 

Gelelim Libya’ya;

Merhum Erbakan hocamızın henüz yeni defnedildiği günlerdi. Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan katıldığı bir toplantıda, “NATO’nun ne işi var Libya’da” diyerek hepimizi umutlandırmıştı. Erdoğan’ın Batı’nın Libya’ya müdahalesine karşı çıktığını ve iç savaşı durdurmak için hamle yapacağını sanmıştık ama aldanmışız. Bir de baktık ki birkaç gün sonra başlayan NATO bombardımanına bekçilik etmek için savaş gemilerimiz yola koyulmuş.  Türk savaş gemileri NATO’ya bekçilik ediyor, Amerikan ve Fransız uçakları Trablusgarp’ı bombaladıkça Bingazi’deki muhalifler tekbir çekiyordu.

Neticede Kaddafi linç edilerek öldürüldü ve cesedine bile hiçbir Allah kuluna reva görülmemesi gereken davranışlar sergilendi.

NATO operasyonunun hemen ardından Libya’ya giden ve taksi şoförlerinden aşiret liderlerine kadar birçok isimle görüşen yakın bir dostum, ülkenin fiili olarak yedi parçaya bölündüğünü söylemişti. Libya bir daha asla iflah olmayacak diye de eklemişti. Libya iflah olmadı evet. NATO marifetiyle başlatılan bir işten hayır çıkması zaten beklenemezdi. Kaddafi’nin cesedine o muameleleri yapan adamların ortaya iyi bir şey çıkarması zaten mümkün değildi.

Bugün iç savaştan kaçan Libya’lı mülteciler Akdeniz’i ceset tarlasına çevirmiş durumda. Her gün bir gemi batıyor ya da batırılıyor. Her gün çocuklar ve kadınlar denizin dibinde can veriyor. Bütün bunların üzerine geçtiğimiz günlerde bir de gemimiz bombalandı. Üstelik geminin kaptanlarından biri de saldırıda şehit edildi.

Asrın lideri(!) Tayyip Erdoğan saldırının takipçisiymiş, gemide Türk bayrağı asılı olsaymış cevabımız çok şiddetli olacakmış. Aman Allah’ım ne olacak cevabımız çok şiddetli olunca Sözgelimi Tobruk hükümetini bombalasak hangi yaramız kapanacak

Sayın Cumhurbaşkanı İslam coğrafyası cayır cayır yanıyor, İsrail tarihinde hiç görmediği kadar rahat günler geçiriyor. Batı dünyası keyifle birbirimizi öldürmemizi seyrediyor. Sizin de zaman zaman belirttiğiniz gibi Batılılar bizim ancak ölümüzü seviyor.

O halde bırakın bunların yalanlarına kanmayı da, tarihin üzerinize yüklediği sorumluluğu yerine getirin. Allah rızası için bırakın artık bu hamasi nutukları da, Erbakan hocanız geçmişte ne yapmış, D-8‘i nasıl kurmuş, Mübarek’in Mısır’ı ile Rafsancani’nin İran’ını nasıl aynı masaya oturtmuş bir görün.

Lütfen artık yaralarımıza hakiki ilaçlar bulun.

Lütfen bin yıllık devlet geleneğinin temsilcisi olmanın gereklerini yapın.

Lütfen artık laf değil icraat üretin.

Yoksa Allah muhafaza bu ateş hepimizi yakacak!

 

 

Canlı İnsan Çiftliği

Son yüzyılda yeryüzüne bela ve musibet yağdıran Rockefeller hanedanının temsilcisi David Rockefeller 38 yıl içinde sekizinci kez kalp nakli, iki kez de böbrek nakli ameliyatı olmuş.

Şimdi gözünüzü kapatın ve bir bilim-kurgu filmi hayal edin. Bilim-kurgu filmimizin konusu okyanusun ortasındaki herhangi bir adaya kurulmuş bir insan çiftliği olsun. Evet evet hayvan değil insan çiftliği. Bu çiftlik yeryüzüne bela ve musibet yağdıran dünyanın en zengin hanedanlarından birine ait olsun. Okyanusun ortasında hiç kimsenin bilmediği bir bölgede olmasına rağmen etrafı da elektrikli tellerle çevrilsin ve silahlı adamlarla korunsun. Bu çiftlikte doğan ve büyütülen insanların organları o lanetli hanedanın ihtiyaçlarına sunulsun. Mesela kalbi durmak üzere olan bir lanetliye çiftlikten alınan bir kalp takılsın. Ya da böbrekleri iflas eden bir lanetliye az kullanılmış böbrekler nakledilsin. Veya gözleri artık göremeyen bir lanetliye istediği renk seçeneklerinde yeni gözler verilsin. Böyle vahşi bir filmi aklınız almıyor öyle değil mi Birçoğunuza saçma gelmiş olmalı, böyle hayvani bir davranışı hiç kimsenin yapamayacağını düşünüyorsunuz öyle değil mi

Doğrusu ben tam da böyle bir dünyada yaşadığımıza inanıyorum. Hayvandan da aşağı kimi mahlûkların yaşadığımız dünyada böyle vahşetlere imza atabileceğini sanıyorum. David Rockefeller’in son 38 yıl içinde sekiz kez kalp nakli, iki kez de böbrek nakli olduğunu öğrenince aklıma bu bilim kurgu benzeri sahneler geldi. Sizinle de paylaşayım istedim. Olmaz olmaz demeyin, çünkü bu dünyada kahrolası şeytanın sapkın öğretilerinden ilham alan azgın bir topluluk var, bilin istedim.

 

İletişim: [email protected]