İNSAN şaşakalıyor.
Elindeki kâğıdı okuyamıyor.
Çevresindekilere sormakta.
Sanki gözleri görmemekte ya da kulağı duymamakta,
okuyamamak böylesine bir araz bırakmış onda. Hatta ellerini, ayaklarını
kullanma becerisini de tırpanlamış bir kaza kurbanı gibi ortada kalakalmış.
İnsanlar garipliğine kızmakta, neden okuyamıyorsun diye azarlamakta, bir suçlu
gibi onu yargılamakta. Hayattan yediği darbeler yetmiyormuş gibi, yeni
darbelerle iyice çökmekte, yaşama sevincini biraz daha yitirmekte.
Kaldırım taşına oturup ellerini başının arasına alıp
düşünmekte, sokağın hareketi onu bir çocuk gibi ürkütmekte, insanlardan kaçmak,
evinden hiç dışarı çıkmamak ya da bir dağ başına çekilip bir barakada yaşamayı
ne kadar istemekte.
İşinde gücünde koşturan hayat dolu hamallara
bakakalmakta. Ellerinde nane şeker, sakız, tarak, su, boncuk satan satıcıların
otobüslerin ardından koşturmalarını, küçük el tezgâhlarını boyunlarına asarak
güler yüzle hayata asılmalarını izlemeye güç yetirememekte. Üsküdar Meydanı nda
yere tezgâh açan başörtü, şal, yemeni satan kadının ticaret dehasına hayran
olan garip, Ah n olaydı bir mektebin birinci sınıfına gideydim de para
hesabını, telefon çevirmeyi ya da bir yardım gönderen iyilikseverin parasını
postaneden almaya komşum olmadan gidebileydim. Her seferinde ağız eğmek,
gelemem çok işim var diyen komşuyu birkaç gün beklemek, kâğıt-kürek işinden
bunca habersiz olmak, çaresiz kalmak.
Fakirliğin gözü kör olsun hep o canavarın işidir bu
cehalet. Asırlardır yoksul giden bir ailenin erken kaybı ile kendisine
bakamayan halanın onu küçük yaşta yine fakir ve yaşlı hasta bir adam ile
evlendirmesi, kocasının da erken ölümü ile hayat yükü daha da ağırdır artık.
Bu kez bir boğaz üç olmuştur, iki küçük kızını nasıl
doyuracağının derdindedir. Kocası inşaatlarda iş bulursa çalışan garibin
biridir.
Onun ölümü ile hayat daha da küstahlaşmıştır, karnındaki
doğmuş, soğuk bir bodrum katta tek odada sokağın aç kedileri gibi bağıran
bebeğinin karnını doyurabilmek için kör duvarlara ağlayan gözlerinde yaş
kalmamıştır.
Soğuk kış gecelerini ısıtamaz, çöplerden topladığı
kartonlar ve yumurta kâğıtları, evine dönerken koltuğunun altında değerli
maddelerdir, yolda bulduğu odun parçaları ya da marketlerden istediği meyve
sandıkları. Sandıkları kırmaktan kararmış ellerini gören tiksinti ile
bakmaktadır. Ama sabuna verecek para ile somun almaktadır. Bakkalın biraz daha
ucuz verdiği bayat ekmeği bir gün doya doya yiyebilecek midir, diyetisyenlerin
bir saatli bomba gibi çığlık çığlığa uzak durun diye bağırdığı ekmek, onun ve
çocuklarının kokusuna doyamadığı cennet taamıdır, bitmesin diye yarına sarıp
sakladığı.
Komşuları çiçek bile dikmektedirler pencere önlerine, o
hiç çiçek adı bilmemektedir, ne ailesinde görmüştür, ne kocasında, belki de
kendi çocukları da küpeleri, begonyaları, sardunyaları, şebboyları
tanımayacaktır. Şimdi şu otobüsün kapısında insanlar kendisinden iğrenmekte.
Çöpten şişe ve karton toplayan büyük toplayıcıların her
seferinde kendi önüne geçmemesi, çöpe yaklaştırdıkları kamyoneti ya da büyük
fileleri bir kahraman gibi aşması ne kadar zor olmaktadır. Çöpün başında az mı
kavga etmişlerdir kendisi ile defol buradan git başka yerden topla diye kaç
kez dayak yemiştir. Nerden toplayabilir, nereye gidebilir ki, çıktığı sokağı
karıştıracak, evine dönmeyi güçleştirecek kadar zayıf zekâsı da, kötü hayatını
iyice zorlaştırmaktadır.
Şimdi şu otobüsün kapısında kendisini gören insanlarda da
sıkıntı başlamış, gözlerini onu görmemek için kaçıranlar, burunlarını tutanlar,
simsiyah ellerine tiksinti ile bakanlar, şoförün binmemesi için tam hamle
yaptığında ilk basamağa, kapıyı kapatıp hareket ettiğinde hızla yere düşüp acı
ile kırılan ayağına kapanıp gözyaşları dökerken. Şoför yolcularını bu hırsız
olabilecek kötü görünümlüden kurtarmıştır ama bir garibin kırılan ayağını
sosyal güvencesi olmadığından tedavi ettiremeyeceğinden zaten zor olan hayatını
iyice karartmıştır. Akşam ışıkları yanan evlerine gittiğinde şoför ve
yolcuları; acaba ne kadar düşünmüşlerdir, garibin ışıkları yanmayan evini ve
daha çok kararttıkları hayatını.