Çocukluğum ve gençliğim işçi yoğunluklu bir mahallede geçti. Neredeyse bütün arkadaşlarımın babası fabrikalarda çalışıyordu. 1 Mayıs tedirginlik günüydü. Mümkün mertebe kimse sokaklara çıkmaz radyodan o gün yaşanan olayları dinlerdi. Annelerimiz ev kadınıydı. Bu tabir bir boşluğu doldurmak için konulmuştu sanki. Oysa herkesten çok çalışan onlardı. Yorgunlukları nedense çalışmak, emek ve iş olarak görülmezdi. Büyüklerimiz 1 Mayıs İşçi Bayramı ifadesinden bizi sakındırır “Bahar Bayramı” dememiz için sıkı sıkı tembihlerlerdi. Köylerden kentlerin şehreküstü’lerine sığınan aileler olarak baharla bayram arasındaki ilgiyi pek çözemesek de çaresiz kabullenirdik.

Herkesin bir işi vardı. İşsizlik henüz icat edilmemişti. Küçücük çocuklar bile inşaat alanlarından hurdalar toplayıp satarak harçlıklarını kazanırlardı. Annelerimiz günün akşamına yemek yapar, çamaşır yıkar, evi süpürür; hızlarını alamaz kapı önlerinden sokağa kadar her bir yanı temizlerlerdi. Babalar geçim derdi ile baş edebilmek için annelerimizin yerine de çalışır neredeyse haftanın beş günü mesaiye kalır, gecenin karanlığında eve dönerlerdi. Bizde o sıralar tedirginlik yaratan “İşçi Bayramı” kutlamaları dünyada 19. yüzyılda çoktan başlamış bir şeydi ve Osmanlı’da işçiler bugünü bayram olarak kutluyorlardı.

Cumhuriyet’le birlikte ilk kez 1935 yılında 1 Mayıs “Bahar Bayramı” olarak kutlanmaya başlandı. İlk “İşçi Bayramı” adıyla kutlama benim ortaokula başladığım yıla (1976) rastlamıştı. Bir sene sonra (1977) Taksim’de “Kanlı 1 Mayıs” olayları meydana geldi. O gün puslu, nimbuslu, korku günü olarak hatırlıyorum. Taksim’den geçmek bile neredeyse “olaylara katılmak” olarak algılanır hale gelmişti. Belki de o yüzden daha çocuk yaşta rotayı Beyazıt istikametine çevirmiştik. Sahaflar Çarşısı ve Beyaz Saray Kitapçılar bu semti daha güvenilir kılmıştı. Ta ki İstanbul Üniversitesi’ndeki öğrenci olaylarına kadar.

Rahmetli babam İsviçre firması bir ilaç fabrikasında çalışıyordu. Çok çalışıyor, yoruluyor, ama huzurluydu. Yedi çocuğun ihtiyaçlarını karşılamak, ev bark sahibi olmak bir maaşla nasıl mümkün olabiliyordu şimdi şaşırıyorum. SGK başlı başına bir güvenceydi. Hatta oğlunu evlendirmek için kız istemeye giden anne babalar SSK (Sosyal Sigortalar Kurumu güvencesi) kartını bir artı olarak daha ilk başta kullanırlardı: “Oğlumuzun içkisi kumarı yok, SSK’sı var!” Bunu duyan kız tarafı hemen, “Verdim gitti!” der başkaca da bir detaya girmezlerdi.

Memurluk kentsoylu kesimin görev alanında olduğu için kırsaldan göç yoluyla gelenlerin uzun süre yaklaşabilecekleri bir çalışma sahası olmadı. Seksenli yıllardan beri hak arama mücadelesi denildiğinde hep işçiler gelmiştir aklımıza. Bunu o yıllar hak arama olarak değil de daha çok hakkına razı olmamak, ortalığı karıştırmak şeklinde yorumluyorduk. Köyden toprağın kahrını çekerken kalkıp şehre gelmiş, iş bulmuşsun daha ne istiyorsun!? derlerdi adama. Fabrika alanlarında, meydanlarda hep o slogan: “İşçiyiz, haklıyız, kazanacağız!”

Hiç unutmuyorum, rahmetli babama bir gün sormuştum: “Baba, sen niye ‘işçiyiz, haklıyız, kazanacağız!’ diye bağırmıyorsun?” Babam bir müddet uzak yıllara doğru bakıyormuş gibi duraksayıp bıyık altından ince ince gülümseyerek şöyle cevap vermişti: “Oğlum, biz işsiz değiliz, haklı olmak için daha zaman var, kazanacağız demiyorum, çünkü kazanıyoruz!” Evet, İsviçre menşeli bir ilaç fabrikasında işçiydi babam. O gün bugündür iş olgusu sadece beden gücüyle çalışan kesime özgü bir kavram olarak kullanılagelmiştir. Halbuki evde annelerimiz, okulda öğretmenlerimiz de çalışmıyorlar mıydı? Memuriyetin, hizmet ve fedakârlığın, hatta sanat ve edebiyatın iş olan yanı yok muydu ki? Ev hanımı dediğimiz kadınlar dünyanın en ağır işçisidir oysa. Gönülden yapılan şeyler orada öylece kalmaz, akla ve bedene de görevler düşer.

Memuriyet devlet işidir, ama nihayetinde iştir. Bu görevin amirden memure emirle yürütülmesi yapılan görevin iş vasfını ortadan kaldırmaz. Pekâlâ memur da aynı cümleyi yönetmelikler çerçevesinde en yakın amirinden izin alarak tekrarlayabilir: “(Memuruz, ama) işçiyiz; (bu konuda) haklıyız, (biz ne zaman) kazanacağız!?”

Evet, çocukluğumda 1 Mayıs Bahar Bayramı’ydı ve tatildi. 2009 yılında “Emek ve Dayanışma Günü” adıyla resmî tatil ilan edildi. Karışan meydanlar birbiriyle barıştı. Ne emeğe uzağız ne işçiye ne de alın terine. Peygamberimiz asırlar öncesinden emek konusunda önümüzü aydınlatmıştı bile: “İşçinin hakkını alnının teri kurumdan veriniz!” (ibn-i Mace)

Hemen sadece fabrika, atölye, maden ocağı, pamuk tarlası gelmesin aklınıza; aklını, yüreğini, birikimini ve emeğini, bedenini ve bileğini, vaktini kullanan herkes işçidir. Amele de işçidir, ameliyat yapan da salih amel işleyen de işçidir, bir fikrin ameliyesini yazarak, düşünerek gerçekleştiren de. Gazetede yazan da işçidir, yazılanı gazetede yerli yerine yerleştiren de. Haydi öyleyse bir daha:

“İşçiyiz, haklıyız, kazanacağız!”