Sığınmacı meselesi neredeyse tüm dünyanın meselesi!

Elbette en çok da ülkemiz Türkiye’nin!

Türkiye, gelen sığınmacıları -her türlü zorluğa rağmen- sınır kapılarını kapatarak diğer ülkelere gitmelerini bir şekilde engelliyor.

Zorlanıyoruz tabii, hem de öyle böyle değil, baya zorlanıyoruz ama idare de etmeye çalışıyoruz…

***

Şimdi size bir başka ülkenin sığınmacılara nasıl muamele ettiğinden bahsetmek istiyorum;

* Birkaç katlı bir gemi! Yanlış okumadınız bir gemi. Ama güya otel gibi kurgulanan bir gemi!

* Dışardan baktığınızda, “Aman ne hoş! Bir bilet alsak da mavi yolculuk yapsak!” diyesiniz geliyor ama kazın ayağı hiç de öyle değil!

* İngilizler, Bibby Stockholm adını verdiği bu 3 katlı gemiyi sığınmacılar için inşa etti. Dışarı çıkmak yasak! Çok küçük odalar… Adeta y(üzen) hapishane… 500 sığınmacı bu gemide ağırlanacakmış!

* İngilizler daha önce de biliyorsunuz sığınmacıları Ruanda’ya göndermek istemişti…

***

Allah aşkına! Bu muamele nasıl bir muamele?

Hangi insanlığa, hangi medeniyete sığar?

İngiltere güya demokrasinin beşiği! Bu nasıl bir beşik?

Ne diyelim bu utanç gemisine; İngiliz denen millet, işte bu millet! 

PARMAKLARI KESİLEN HİNTLİ USTALAR!

İngiliz deyince aklıma gelen hususlar;

* Ortadoğu’nun çıbanbaşı olan Siyonistleri Filistin topraklarına yerleştirmesidir.

* Sömürge imparatorluğunun en kirli lideri olmasıdır!

* İstanbul’u işgale yeltenmesidir!

* Çanakkale’de uğradıkları ağır mağlubiyetidir.

* Hindistan’ı daha derinden sömürmek için Hintli tekstil ustalarının üretim yapmamaları için parmaklarını kesmeleridir!

***

Son hususu biraz daha açmak gerekirse;

* Biliyorsunuz, bizde de yerleşen bir deyim var; “Bulunmaz Hint kumaşı!” Nadir bulunan, paha biçilmez, kıymetli… anlamında kullanılır. Bu deyim 18. yüzyılın ikinci yarısında Hint kumaşının bir anda piyasadan çekilmesi üzerine yaygınlaştı. Ama bunun bir perde arkası var… Okumaya devam edelim, lütfen…

* İngilizler Hindistan’ı sömürürken, bu ülkenin verimli topraklarında ucuz işgücüyle üretilen pamuklar gemilerle İngiltere’ye götürülüyor ve kumaş yapılıyordu. Bu kumaşların yine Hindistan’a pazarlanması öngörülmüştü. Fakat Hintliler, İngiliz kumaşını beğenmedi. Daha pahalı olduğu halde yerli ürünleri tercih etti.

* İngilizler, tüm insanlığın tüylerini diken diken eden o karanlık caydırıcı yönteme işte o zaman başvurdu; el tezgâhlarında kumaş dokumalarını engellemek için Hintli kumaş ustalarının parmaklarını kestirdi. Düğüm atmalarını engellemek amacıyla özellikle de başparmakları kesilmişti, Hintli ustaların. 100 bin Hintli usta işçi bu caniliğe kurban gitti!

* Ve… Hint kumaşı birden ortadan yok oldu. Pazar tamamen İngiliz ürünlerine kaldı. Vahşi kapitalizm yine kazanmıştı!

***

Bakın bu gaddarlığa, bu vandallığa, bu barbarlığa kim destek verdi?

Bu vahşet, komünist Karl Marx tarafından “ilerici bir devrim!” olarak alkışlandı.

Marx, 10 Haziran 1853’te yazıp 25 Haziran 1853 günlü New-York Daily Tribüne gazetesinin 3804. sayısında yayınlattığı köşe yazısında, bu konuda İngiliz emperyalizminin kirli yüzüne alkış tuttu! 

İŞTE BİR İNGİLİZ SİNSİLİĞİ DAHA!

Metin Erksan...

Ünlü yönetmen. Çok sayıda filmin yönetmenliğini yaptı.

Başka bir özelliği daha var Erksan’ın; pek bilinmeyen yazdığı kitapları...

Bunlardan biri var ki Wikipedia’da bile kaydı yok!

Metin Erksan’ın o kitabının adı; “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Avrupa Birliği Üyesi Olmak Hakkı ve İsteğinin Tarihsel Kaynakları”.

Kitabın ismine itiraz edebilirsiniz ama sayfalarında çok ince bir ayrıntı saklı!

Sayfa sayısı az bir eser. Kapağı da ilk bakışta alelâde hazırlanmış gibi! Broşür görünümünde. Hil Yayınları’ndan çıkmış.

Piyasada baskısı bulunmayan bu kitabında Metin Erksan, tarihi bir gerçeğe atıf yapıyor. Erksan, şunları aktarıyor:

* “26 Şubat 1583 tarihinde Sir William Harborne tekrar İstanbul’a geldi. Bu kez Kraliçe’nin korumasında bir ticaret kuruluşunun temsilcisi olarak değil, tam yetkili bir İngiliz elçisi olarak gelmişti. Kraliçe Elizabeth, politik faaliyetlerinin yanı sıra Elçi’nin Türkiye’de bazı ticari ve teknik olguları öğrenmesini ve İngiltere’ye getirmesini istiyordu. Bu konular ve işlevler şunlardı...

1- “Türkiye’de kumaşları maviye boyamakta kullanılan çivit otunun tohumu (anile) ve fidanı İngiltere’ye getirilecek.”

2- “Bunun nasıl hazırlandığı ve karıştırıldığı öğrenilecek.”

3- “Türkiye’de (kumaş) boyamakta kullanılan bütün otlar bulunup İngiltere’ye getirilecek.”

4- “Yaprakları, tohumları veya kabukları, yahut odunu boyacılıkta kullanılan bütün ağaçların tohumu veya fidanı İngiltere’ye getirilecek.”

5- “Bu işte kullanılan bütün bitkiler ve çalılar İngiltere’ye getirilecek.”

6- “Boyacılıkta kullanılan bütün topraklar, madenler, bunların bulunduğu yerde iyice incelenecek. İngiltere’de bu gibi yerlerin çabucak nasıl tanınacağı öğrenilecek.”

7- “Boyacılıkta kullanılan maddelerden başka, boyama sanatı da öğrenilecek.”

8- “Mısır’dan İstanbul’a ve oradan da İngiltere’ye susam tohumu getirilecek.”

9- “Türkiye’deki her çeşit kumaş ve bu kumaşların bütün üretim aşamaları incelenecek.”

10- “İngiltere’nin çıkarı için, başka kumaşlardan çok, Türkiye’ye İngiliz malı çuha satışının artırılmasına çalışılacak.”

11- “ Yabancı boyaları ile boyanan kumaşlarımızdan çok, İngiliz boyalarıyla boyanan kumaşlarımızın satışlarına önem verilecek.”

12- “Cezayir ve Tunus için yapılan şapkalarımız için pazar aranacak.”

13- “Norwich ipliğinden veya diğer ipliklerden dokunan çorapların satılmasına çalışılacak.”

14- “Yoksul halkımızın yararı için, safran satışı artırılacak…”

***

Yıl, 1583… Neredeyse İstanbul’un fethinden 1.25 asır sonra, İngiliz yönetiminin planlarına bakar mısınız!

Kraliçe’nin bu İngiliz elçisini Osmanlı topraklarına, âdeta bir kumaş, iplik, boyama ve dokuma sanayii casusu olarak gönderdiğini gösteren talimatlar gibi, yukarıdaki maddeler...

Bu satırları okuduktan sonra iç sesim şöyle haykırdı: “Vay be! İşte bir İngiliz sinsiliği daha...”

Sizin içinizden geçen nedir?