Yönümüzü Batıya çevirdiğimizden beri başımıza gelenlerin
haddi hesabı yok. Batıya dönmek bizim için sadece bir kültür değişimi değildi.
Elbette dinimizi değiştirmek için dönüyoruz Batıya diyemezdik, kültürümüze
çeki-düzen vermek için dönecektik. Ama önce kültürümüzü, âdetlerimizi,
geleneklerimizi kötülemeli, onlara kara çalmalıydık. Elbirliğince yaptık bunu,
hâlâ da yapmaktayız. Ne varsa geçmişte bize dair kültürümüzün bir parçası
olmuş, inancımızın etkisiyle kültürümüzün kılcal damarlarına kadar işlemiş ne
varsa, birer birer kötüleyip durduk. Aslında kötülediğimiz inancımızdı, bunu
fark edemedik. Sahip olduklarımız, bizi geri düşürdü. Böyle söylendi bize.
İslâm terakkinin önündeki en büyük engeldi. Geri kalmıştık. Az gelişmiştik.
Batılılara, çok gelişmişlere yetişmemiz için, önümüzde olduğu söylenenlerin
yaptıklarını yapmalı ve onları taklit etmeliydik.
Bu boş lakırdıları edenler, Batıcılardı. Fakat bu Batı
Korosu nun bugün yüzlerce gönüllü ilim-sever neferi var. Onlar da halkın
inançlarının yanlış olduğundan bahsediyorlar. Hurafeye bulanmış bir inançla
yaşanamayacağını, bunun Kur an ın anlaşılmasındaki en büyük engel olduğunu
söylüyorlar. Sanki bugüne kadar Kur an ı kendilerinden başkaca kimse
anlayamamış gibi, geçmiş âlimlerimizi sîğaya çekiyorlar.
Hâlbuki geçmiş zaman âlimlerimiz her şeyi o kadar yerli
yerine koymuş, öyle güzel gelenekler vaz etmişler ki, onların ortaya koyduğu
taşlardan birini kaldırdığımızda, sırayla diğer taşları da kaldırmak zorunda
kalıyoruz. Bir çeşit kelebek etkisi... Biri diğerini tetikliyor, ya da koruyup
kolluyor. Biri ortadan kalktığında, diğeri de varlık sebebini zayi ediyor,
kaybediyor.
İmanı, inançlarımızı içkale olarak nitelemek mümkün.
İmanı çepeçevre kuşatmış farzlar var, Allah ın emrettiği. Farzlardan sonra
vacipler geliyor. Vacibi de kuşatan sünnet duvarı var. Ardından müstehaplar
geliyor, en sonda ise edepler. Edeb yâhû ifadesini bu silsile çerçevesinde
okumak, tasavvuf ve tarikatın ne ince bir yol olduğuna işarettir. İman kalesine
girebilmek için farzlara saldırı düzenlenemez. Düzenlense de bunun hiçbir
etkisi olmaz. Zira iman kalesine girebilmek için sırasıyla edepleri,
müstehapları, sünnetleri, vacipleri ve farzları aşmak gerekiyor. Öncelikle
edeplere bir saldırı düzenlenmeli ki, o duvar ortadan kalkmalı. Ve böylece
müstehap duvarıyla, kalesiyle karşı karşıya gelinmeli. Müstehap sınırı da
aşıldıktan sonra, sünnet sınırı, sünnetten sonra vacip, vacipten sonra da farz
kalelerine gelir sıra. Sonunda iman yapayalnız kalır. Kendisine koruyacak farz
duvarından/kalesinden de mahrum kalınca; iman, teslim bayrağını çeker.
İşte kültür, edepten sonra gelen ve bizim hayatımızı
kuşatan, hayatımızı koruyan en büyük sınırdır. Bu sınırlarda dinin etkisi kadar
örfümüzün de, atalarımızdan tevarüs ettiğimiz geleneklerimizin de etkisi
vardır. Kültürümüz elimizden alındıktan sonra gerisi çorap söküğü gibi
gelecekti ve nitekim geldi de. Bugün Türkiye de, tartıştığımız dini meselelere
baktığımızda farz sınırına dayandığımızı görüyoruz. Artık bırakın vacipleri,
sünnetleri, müstehapları, edepleri; farzları tartışır hale geldik. Yazın sıcak
günlerinde orucun tutulup tutulmayacağı, namaz vaktinin girip girmediği, arefe
gününün ne vakit girdiği gibi ibadetlerin farzlarına dair meseleleri tartışmaya
açtık. Şeytan iman kalemizi kuşatma altına almış da farkında değiliz maalesef.
Maalesef insanımız son üçyüzyılda ağır bir şekilde, son
yüzyılda hızlı bir şekilde, Özal dan sonra hızlı tren mesabesinde bir kültürel
değişim yaşadı. 28 Şubat tan sonra maalesef jet hızı kazandı artık değişim.
Helal-haram sınırlarımız artık ortadan kalktı. Geldiğimiz günler, Peygamber
Efendimizin, sabah evden mü min olarak çıkıp akşam eve kâfir olarak
döneceğimizi ya da akşam mü min olarak girdiğimiz evden sabah kâfir olarak
çıkacağımızı endişeyle bildirdiği günlerdir. Yapılacak şey açıktır. Bize ait, eski kültürümüze ait ne varsa, ne kadar
kötülenen şey varsa bütün bunlara sahip çıkmak ve iman kalemizi yeniden
farzlarla, vaciplerle, sünnet ve müstehaplarla ardından edeplerle ve kültürel
unsurlarla örmek. Bir çeşit, keşf-i kadîm yani. Yapılacak iş farzlara sımsıkı
sarılmak suretiyle farz kalesini tahkim etmek, ardından da vaciplere ve
sünnetlere sımsıkı sarılmaktır. Böylece iman kalemiz, sağlam kaleler ve
duvarlarla örülecek küfür, nifak ve fıskın şeytani eylemleri karşısında dipdiri
kalacaktır. Yoksa yol yakındır. Varacağımız yer de aşikârdır.
Konuyla ilgili olarak, bundan yaklaşık 80 sene önce Ahmed
Naim Efendi ile Yahya Kemal arasındaki münakaşa bize yol gösterecektir. Ona da
bir sonraki yazıda yer verelim nasipse.