Daniel Defoe (1660-1731) Robinson Crusoe isimli romanıyla burjuvazinin toplumsal ve ekonomik yükselişini işâret ederken, aynı zamanda modernizmin zihni ve kültürel bakışını da yansıtıyordu. XVI. ve XVII. yüzyılın, mesela Thomas More Utopia sında tasvir ederek, bir bakıma Avrupa zihniyetinin dikkatini çekmek isteyen başka uygarlık ve kültürlerin varlığını kabul eder tutumdaki fraklılaşmanın da ipucunu veriyordu. Ortaya tüm gösterişiyle çıkmaya başlayan bu tutum, kendi varlığını müstesna, ayrıcalıklı ve biricik bir konuma yerleştirirken, dışındaki zihniyet, kültür ve uygarlıkları, aynı zamanda insan ve toplulukları aşağı bir konuma doğal olarak mahkum ediyordu. Nitekim XIX. yy. İngiliz insan bilimcisi (antropolog) E.B. Tylor Primitive Culture (İlkel Kültür) adlı eserinde konuyu geniş boyutuyla tartışmaya açıyor ve "İlkel Kültür"ün varlığını kabul ederken, Kant ın ileri sürdüğü insan zihni konusundaki ayrılığın bulunmadığı görüşünü benimsiyordu. Dolayısıyla "ilkel zihin", "uygar zihin" ayrımını reddediyordu. Çünkü ilkel olarak nitelendirilen insan zihni de modern bilim adamının sahip olduğu zihne sahipti; eylemde bulunur ve düşünürdü. İnkel insan eylemde bulunup düşünürken, modern ya da uygar insanın yaptığını gerçekleştirmekteydi. Sadece ele aldığı, başvurduğu, üzerinde çalıştığı konu ve malzemeleri farklıydı.

Ne varki, bu alandaki gelişmeye, yapılan araştırmalara rağmen Defoe nun Robinson Crusoe da tasvir ettiği ve ortaya koyduğu yaklaşım, Avrupa zihniyetinde daima saklı olarak kalacaktır.

İki savaşın, I. ve II. Dünya Savaşlarının, yolaçtığı sarsıntı ve Avrupa nın ilkel kategorisi içinde mütalaa ettiği toplumlar, kültürler ve zihniyetler, ona karşı başkaldırarak bağımsızlıklarını kazanmaya başlayınca, Avrupa zihniyetinde değil ama, tutumunda belli bir değişiklik yapma gereği duyacaktır. Fakat zihninin derinliklerinde ve bilinaltında "Robinson Crusoe" diyebileceğimiz duyguyu bir "sendrom" olarak korumayı sürdürecektir. Nitekim bunu, henüz müzakerelere bile başlanmamış AB-Türkiye ilişkisinde bizzat Türkiye yoğun, gerilimli ve sürekli hırpalanan, yer yer aşağılanan bir duyguyla yaşamaktadır. Son örneği AB-Türkiye Karma Parlamento Komitesi Başkanı Joost Lagendijk in beyanlarında olanca patavatsızlığıyla gözlemlenebilir. Yardımcısı Andrew Duff un ifadelerinin, en hafif deyimiyle terbiyesizlik ve cehalet ile malul olduğunu belirtmek bile gereksizdi.

Dikkat çekici ve esef verici olan ise, yönetici ve yetkili olan kişi ve makamların, önemli sayıda gazeteci ve yazarların, Avrupa nın kendini farklı ve üstün görme tutumu karşısında kabullenici ve tasdik edici tavrı şeksiz-şüphesiz benimsemeleridir. Dostoyevski nin Rus entelijansiyasını tanımlarken Avrupa karşısında kendini hazla aşağılamanın adeta ulusal karektere dönüştüğü nitelemesinin bizim aydınımızda da benzer niteliğe bürünmüş olmasıdır.

Şunu söylemiş olmuyoruz: Avrupa hiç bir şeydir. Elbette Avrupa ve Avrupalı kendine özgü özelliği olan bir dünya ve kişiliktir. Bu özellikler dikkatle gözlemlenebilir, tahlil edilebilir, değerlendirilebilir ve bunlardan yararlanılabilir. Kuşkusuz bütün bunları yapabilmek, gerçekleştirebilmek için ayrı, bağımsız, eksiği ve fazlasıyla bir kişiliğin, varlığın bulunması şarttır. Anlamı ve önemi de buradadır. Bu arada, durduk yerde övünmenin, böbürlenmenin, tepinip kişnemenin, meseleye özü itibariyle fazla bir anlam katmayacağı da açıktır.

Öte yandan Avrupa nın, bugün gelinen noktada, ne XVIII., ne XIX. ve ne de XX. yüzyılın Avrupası kıratında olmadığı söylenmelidir, tartışılmalıdır. Özellikle Avrupa nın AB bağlamında, evrensel bir gücü temsil edebilecek imkân ve yetenekten bir hayli uzak bulunduğu söylenmelidir. Bir başka ifadeyle, somut, tüm gerçekliği içindeki Avrupa yla, zihin ve tasavvurda algılanan Avrupa nın ayniyet üzere olduğu tarzında bir yanıltıcı anlayış üzerinde bulunulduğu kabul edilmelidir. "Tanzimat batıcılığı"nın iflah etmez dünyasının gözü bağlı kuzusu olmaktan uzaklaşıldığı ölçüde Avrupa yı ve dünyayı tüm gerçekliğiyle kavrama yoluna girilecektir. Aksi taktirde "İkel zihin" sahibi gibi muamele görmeyi lütufa mazhar erme şeklinde algılamaktan kurtulunamaz.