İnsan denilen varlığı, hiç olmazsa kendi varlığımızın da buna dâhil olduğunu göz önüne alarak, genel hatlarıyla anlamaya, kavramaya ve değerlendirmeye çalışmak, her şeyden önce kendi varlığımıza özen ve saygı göstermemizin bir gereği sayılmalıdır. Kendi varlığımıza özen ve saygı gösterebilmemizi sağlayıcı bir takım ilkeleri, kuralları, bunları hatırlatıcı bir takım deyimleri, atasözlerini yeri geldiğinde hatırlar, hatırlatır, kullanır, üstelik uyulmasını bunlara dikkat edilmesini ister ve dileriz. Çünkü kendi varlığımızı ve hayatımızı anlamamızda, değerlendirmemizde bunlar bize bir pencere açarlar. En azından, bir anlığına olsa bile, bize bir doyum, rahatlık, hoşnutluk sağlarlar.

Hemcinslerimizle, yani diğer varlıklarla, sözgelimi insanlarla, hayvanlarla, kuşlarla, böceklerle ilişkilerimizde ortaya koyduğumuz davranışlarımızda göstereceğimiz özen ve saygının doğuracağı etki, aslında kendi varlığımızı kavramamızda bir ilk adımdır. O adımın dışa dönük boyutu yanında bir de içe dönük boyutu vardır. Bunların varlığımız üzerinde meydana getireceği etkileri ve sonuçları, hemen bir anda kavramamız, değerlendirmemiz pek mümkün olmaz, olmayabilir. Tıpkı varlık ve hayat hakkında hazır anlayışlara, kavrayışlara, bilişlere, ne ölçüde sahip olup olmadığımız gibi. Böyleyken belli belirsiz bir duygu, bir seziş; duyarlığımızın, zihnimizin, ruhumuzun çeperlerinde bulutumsu biçimde belirebilir; bütün bunları bir ürperti, bir titreme, bir devini halinde algılayabiliriz.

Fakat insan bu tür duygulanımlar, algılanımlar ve izlenimler ile yetinmez, yetinmemiştir. İlgisini çeken, dikkatine çarpan, merakını kışkırtan her tür varlık, olay ve olgu hakkında bir ikinci, onu izleyen bir üçüncü adımı atmaktan kendini alamamıştır. GautamaBuddha(yaklaşık M.Ö. 560-480) insanın ilgi, dikkat, özellikle merak yetisini denetim altına almak maksadıyla on iki basamak şeklinde adlandırdığı bir yöntem geliştirerek kendine özgü bir ahlak sistemi oluşturmuştu. Çoğunlukla “din” olarak adlandırılsa da, gerçekte bir ahlak (morale) sistemidir bu. Yine, bu ahlak sisteminin uygulanma amacı olan “Nirvana” kavramı da yanlış tanımlamayla “Tanrı” olarak adlandırılmaktadır. Oysa genel ve teknik anlamda Buddhacılıkta “Tanrı” ilkesi tartışmaya açık bir konudur. Çünkü Buddha, mesela Descartes’te olduğu gibi “Tanrı” ilkesinden hareket etmez ve amaç olarak da “Tanrı”ya yönelik değildir. “Nirvana”, belki “Ben”, kendi dışındaki bütün varlıklardan kurtulmuş ve kurtulduğu için de “Salt ve Saf Ben” olmuştur.

Konuyu şuraya getirmek istiyorum. Descartes ve Buddha’yı onun için zikrettim. Bilgi, düşünce ve sanat alanları bağlamında etkinlikler, kavrayışlar, duyuşlar, yorumlayış ve değerlendirişlerde ilke ve kural kavramlarının farklılıkları, kesişme noktaları, birbirlerini etkileme ve etkilenme imkânları göz önüne alınmadığı takdirde, söz konusu alanlarda verimli ve kalıcı ürünler bir sorunlar yumağına dönüşebilirler.

Meseleyi somut düzeye getirmek anlamında, insan dediğimiz varlık hangi boyutuyla ve niteliğiyle ilkeyle bağlantılıdır, ne türden kurallar ile kuşatılmıştır? Elbette felsefi bir soru ve sorundur bu. Sadece insanla mı bağlantılı ve sınırlı bu ve daha da türetilecek sorular ve sorunlar? Bilgi ve bilim çerçevesinde, mesela toplum, devlet, siyaset, hukuk, iktisat, hatta ilahiyat vb. ilke ve kural temelinde irdelemeden, bunlar hakkında yeterli ve doğru kavrayışlara, anlayışlara ulaşılabilinir mi?

Bilim, bilgi, düşünce ve sanat alanlarında ilke ve kural kavramları bağlamlarında insana, hayata, topluma, devlete, siyasete, iktisat ve hukuka bakılmadığı takdirde, yalınkılıç, tank, top, tüfek, obüs, bilmem ne çeşit bombalar, çıfıt çarşısına dönmüş uluslararası ilişkiler çığırtkanlığında daha çok dönenip dururuz.