Her şeyin bolca bulunduğu zamanlara eriştik. Yokluk,
varlık dengesi o kadar flulaştı ki birbirimizi göremez hale geldik. Aradaki
mesafeler ekonomik ve sosyal olarak çok açıldı. Temassız bir toplum haline geldik. Galiba fakirliği iletken (geçişken)
bir şey olarak düşünüyoruz ki fakirlik (garibanlık) bulaşır diye kendimize uzak
yerleşim alanları açmaya başladık. Mekânlarımızı camlardan yaptık: Camda
kendini gören adam halinden utanır, garibanlığına bakar, ağzındaki tükürük
kurur, ayağındaki son derman biter, gözündeki fer söner, son umudu da yıkılır
diye mi yoksa etrafımıza olur da bir garip gureba yaklaşır diye mi ya da dahası
bu cam kafeslerin ardına kendimizi mi gizledik
Dünya giderek bir küresel köy halini alıyor, her şey her
yerde bulunuyor ama hiçbir şeyin tadı yok gibi. Ondan olacak sürekli dilimize
pelesenk ediyoruz: Nerede o eski Ne eski dediğimiz eski ne de biz o eskiyiz.
Değişiyoruz üzerinden geçtiğimiz ne varsa güçlü fırtınaların önüne katıp
sürüklediği çer çöp haline getirdiği eşyalar gibi çer çöp ediyoruz. Her şeye
bir paha biçiyor bu biçilen paha içinden hayatımızı şekillendiriyoruz. Wilde ın
dediği gibi: Günümüzde insanlar her şeyin fiyatını biliyor ama hiçbir şeyin
değerini bilmiyor. Hazır bir dünyaya hazırlıksız yakalanan insanları sadece
Afrika da zannediyoruz ya da sokaklarda yaşayan evsizler olarak algılıyoruz
belki.
Lise yıllarında zengin, orta halli, yoksul hepimizin bir
olduğu ne elbiselerimizden ne de oturduğumuz muhitlerden dolayı birbirimizden
farklı olmadığımızı bilerek, hep birlikte aynı hayallere dalıp aynı umutları
taşıdığımız günlerdi ve bir şiir her defasında gelip çarpardı sinemize. Merhum
Abdurrahim Karakoç un, İsyanlı Sukut şiiri aklıma geliyor,
yutkunamıyorum. İnce ince yüreğimizi
ıslatırdı, nemli olurdu yüreğimiz ve bu yüzden merhametli olurduk birbirimize
karşı. Sahi en son ne zaman yüreğimizi nemlendirdik İşte o dizeler gelip hep
düğümlenir boğazımda ve her defasında en çok şurası vurur: Çay dedi,
yutkundu, eğdi başını. / İçmedi, masada unuttu çayı / Kalktı ki garsona vere
parayı/ Uzattı çakmağı ve sigarayı / Say dedi, yutkundu, eğdi başını.
Şehri sadece iş, ev ve sosyal muhitimizden ibaret
sayıyoruz. Kim bilir şehrin bildiğimiz yerlerinin dışında bilmediğimiz, gitmeye
çekindiğimiz, yolumuzun düşmediği ya da düşürmediğimiz yerler ve bu yerlerde
gerçek hayatlar vardır.
Ve aynı şehrin insanları olarak birlikte nefes alıyoruz
ama bir farkla biz eskitiyoruz, onlar eskileri topluyorlar. Ona da güçleri
yetmiyor. Pazar günleri bitpazarı kuruluyor itfaiye meydanında. Dostum Üzeyir
Bey, sık sık uğrar. Birlikte de gittiğimiz olur. Eski bir elbise için pazarlık
yapıp, 1tl ye anlaştıktan sonra Param yok haftaya versem olur mu teklifini
yapan insanlar için o kıyafet sadece korunmak, giyinmek için. Bu olay karşısında
ihtiyaç anlayışımızın ne kadar farklı olduğunu anlıyoruz ve bir kez daha
kendimizi gözden geçirmeye çalışıyoruz. O şehrin kıyısı diye tanımladığımız
yerlerde ayakuçlarına basarak yaşayan sessiz birçok hayat vardır sadece 3.
Sayfa lara yansıyan. Bitpazarında; yaşlı, oranın emektar esnaflarının birinin
dükkânında eğik bükük el yazısı ile yazılan şu yazı aslında anlatacaklarımın
özeti İki şeyi gizleyemez insan; fakirlik ve öksürük.