Tuhaf zamanlara eriştik. Öyle ki şairin (İlhan Berk) korktuğu yerdeyiz. Şair, “Korkuyorum, bir gün biri çıkıp ‘ey insanoğlu!’ diyecek ve kimse üstüne alınmayacak” dediği zamanlar gelmiş olmalı, en azından vaziyet ona işaret ediyor. Nerden bakarsanız bakın ‘insanı’ kaybediyoruz. İnsanın da hasretle arandığı zamanlardayız. Hele ki yaptığı işte aşk olmadan onu yapabilmeleri mümkün olmayan işleri yapanlarda bile bu kayıp giderek artıyor. Ne yazık ki Taptuk Emre’nin işarete ettiği cesetler içerisinde var olmaya çalışıyoruz. Ne diyor o ulu bilge, “Aşk ile yürüyen, sırtında dünyayı taşır! Aşksız yürüyen, ‘beden’ diye ceset taşır!”
Bugün dünyasını tamamen kendi hevesleri ile örmüş insanlar için, varlıklarının pazarlandığı ve sürekli olarak bu heveslerin bayraklaştırıldığı bir dönemden geçiyoruz. Haliyle ‘aşk’ romantik bir eyleme dönüştürülerek ondan vazgeçildiği gibi kimsenin de onu içinde taşımasına, işine-gücüne ve hayatına yansıtmasına engel olunuyor. Sürekli alacaklı olarak kendini görenlerin varlığı ise artık yadsınmıyor bile. Her şeyi kendilerinden mürekkep addediyorlar ve yaptıkları işlerdeki çaba ve gayretleri ancak kendi mevzilerini korumak veya sürekli mevzilenmek üzerine yürütüyorlar. Kimi vakit sinik bir şekilde kişiliksizleşerek, çoğu zaman arsızlığı en büyük dava olarak kabul ederek yapıyorlar bunu. Bu kadar hesap ile ne yapılabilir ki? Ancak kendi koltuğunu, konumunu koruyabilirler çünkü dünyaya insana borcum ne diye düşünmek yerine bu dünyadan ve insanlardan alacaklı olarak gördükleri için kene gibi yapışırlar. Ne kadar kan emseler de emekleri sömürseler de doymazlar. Vermek yerine sürekli almak için yaşarlar.
Anadolu’da güzel bir söz vardır, denir ki; “Yardım ettiğinin elini öp, çünkü o sana bu lütfu yaşatıyor…” Bu sözü başka bir boyutta düşünürsek aslında bugün insanlar için vazife olması gereken şeylerin nasıl insanlara çok büyük bir tehdit haline geldiğini daha net algılarız. Çünkü bugün hizmet etmeye vesile konumların hepsi insanın kendinden menkuliyeti ve kendisinin aslında bir lütuf vesilesi olduğu düşüncesini doğuruyor. Bu nedenle de işlerin bereketi yok, atılan adımların hiçbirisinin maddi ve manevi bir getirisi yok. Ambara darı düşürmediği gibi ambardaki darıları da kurtlandırmaya neden oluyor. Hatta kötülüğün yaygınlaşmasına ve yer etmesine vesile olacak bahaneleri de üretiyor. Hatta bu kötülüğün yaygınlaşması çabası bu nevi insanlara bir gayret ve kararlılık da kazandırıyor.
Hatta bu kimselerin eylemleri kendi gözlerinde iyi, hak ve hakikat olarak görünüyor. Bu görüntünün, etraf tarafından da benimsenmesi isteniyor. Böylelikle her yol mubah hale geliyor. Gerçek manada ‘bu dünyada acaba ne yapabilirim ne verebilirim?’ diye yanıp tutuşan ve borcu bir türlü bitmeyen insanların hayat enerjilerini tüketmeye, bezdirmeye ve uzaklaştırmaya yönelik kararlı ama kirli bir algı ortamı kuruluyor. İşte tam bu noktada bu insanlara şunu hatırlatmak gerekiyor: Bir kapı kapanınca muhakkak başka bir kapı açılır ve zor işler an gelir kolaylaşır ve her sıkıntıdan sonra bir ferahlık gelir. Zor ve zahmetli yolların içinde genişlikler saklıdır. Yeter ki içine kirin sirayet etmesine fırsat verme, almaya yeminlilerin boyasına aldanma! Sadece verebildiğini ver ve geç git. Darlanma faydası yoktur gamın, kederin. İçini yokla ve her şeye rağmen yolda olmaya gayret et. Çünkü hakikat üzerine yürüyenin yorgunluğu olmaz. Yola aşk ile çıkıp yolda aşkını kaybetmeyene yol neyler? Hoşça bakın zatınıza…