Büyükşehirlerde yaşayan insanların en büyük handikabı,
kuşkusuz kalabalıklar içinde yalnızlığı yaşamak. Çalıştığınız iş yeri hariç,
sokağa çıktığınızda milyonlarca yabancı yüzün sizleri anlamsız ve boş
bakışlarla süzdüğü bir şehir atmosferinde yaşıyorsunuz. Toplu taşıma
araçlarında her biri farklı amaçlar için sağa sola dağılan, kaygıları ayrı,
dertleri ayrı, sadece aynı istikamete yolculuk yapan kuru kalabalıklar içinde
kayboluyorsunuz. Şehir bizi yalnızlaştırıyor, şehir bizi kendi benliğimizden
koparıyor İnsanların yüzlerinde sürekli bir kaygı ve üzüntü çehresi
İnsanların yüzünde, yaşadıkları şehirden her an kopuverecekmiş gibi bir anlam
ifadesi seziyorsunuz Şehirler büyüyor, biz ise küçülüyoruz Şehirler büyüyor,
dertlerimiz de, sıkıntılarımız da, kaygılarımız da aynı oranda büyüyor
Yaşadığımız şehre bir anlam katabilmek için kendimizi feda edeceğimizi
hissediyoruz, ama, şehir bizi yutuyor, zehirli kollarıyla her yerimizi
iğneliyor.
Şehirleri biz mi kurmalıyız Şehirler mi bizi kurmalı
Kabul etmeliyiz ki, büyükşehirler bizden birçok değeri aldı götürdü. İnsani
yönümüzü törpüledi, medeniyet tarihimize damga vuran kadim anlayışlarımızı yok
etti. Komşuluk ilişkilerimiz bitti Sevgi, saygı, muhabbet ortamları
tırpanlandı.
Maalesef, 20 ve 21. yüzyıl, köyden kente göç olgusuyla
birlikte, şehirleri sadece ikamet alanları olarak gören anlayış, estetik
yoksunu toplu konut alanlarını, altyapısız, plansız projesiz varoşları
hayatımıza soktu. Binalar Toplu konut
alanları TOKİ nin devasa projeleri KİPTAŞ ın projeleri Ne yapıyoruz sizce!
Modern yaşam alanları mı sunuyoruz, insanlara Yoksa yalnızlaşan, aynı katta
bile otursalar birbirinden habersiz yaşayan Issız insanlar mı üretiyoruz
İnsanlar, yaşadıkları şehirlere damga vurarak, anlam ve ruh vererek medeniyet
tarihlerini yazmışlardır. Bizler, tarihin geçmişteki izlerini sürerken,
insanların yaşadıkları şehirlere nasıl anlamlar yüklediklerine bakarak,
medeniyet perspektifimizi de oluşturuyoruz. Peki, biz yaşadığımız
büyükşehirlerin, yaşadığımız çağa kattığı anlamı hiç düşündük mü İnsan, beşeri
münasebetleriyle var olur Klasik tanımıyla, sosyal bir varlıktır Ama
yaşadığımız şehirler, sosyalitemizi yok etti.
Devasa binalara, ihtişamlı mimarisine ruh veren içinde
yaşayan insanlardır. Gezdiğimiz, gördüğümüz şehirlere ruh veren insanlar, anlam
katanlar yaşanmış orada yaşanan hatıralardır, o binalarda üretilen edebiyattır,
kültürdür, sanattır Binaları değerli kılan mimari estetiktir
Şehirler kuruldu, altyapıları sonra yapıldı Şehirler
kuruldu, insanları mutsuz oldu Oysa bir kentin yaşam alanları ne kadar donanımlı
olursa olsun, o bölgede yaşayan insanların rahatı, huzuru ve saadeti ön planda
tutulmalıdır. Çünkü şehir insanı mutlu etmek için vardır Maalesef, bugün çok
azımız dışında, yaşadığı şehirde mutlu olan insan yok! Bunun nedeni çok açık.
Yaşadığımız kent, bize huzurlu bir yaşam alanı değil, trafiğiyle, altyapı
sorunlarıyla, devasa problemleriyle sadece dert üretiyor.
Ve şehirlerin efendileri olan Belediye Başkanları,
kapitalist bir bakış açısıyla şehri planlayarak, yalnızlaşan insanın ruhunu da
öldürebilmek için çabalıyorlar.
Medya, bu süreci hızlandıracak şekilde bir yayıncılık
mantalitesiyle insanları kimliksizleştirmek için çırpınıyor Çağdaş klanlar
oluşturuluyor Öteki, beriki, daha öteki sınıflandırmalarıyla şehirde farklı
haritalar çıkarılıyor
Medyanın bile yaşadığı kısır döngü, üretme sıkıntısı,
ortaya doğru dürüst bir yapım koyamama sıkıntısının da bu medeniyet
tasavvuruyla ilgisi vardır aslında.
Biz, şehirleri öncelikle kendi içimizde kurmalıyız
Yaşadığımız şehirleri kendi içimizdeki güzelliklerle bütünleştirerek ortaya
koymalıyız