Kırk beş elli yıl önce ilçemizin nüfusu 3500 civarında

idi. (Şimdiki nüfusun üçte biri kadar). Resmi daireler çarşı içindeki köhne

dükkânlarda halka hizmet veriyordu. Dükkânlar azdı, birkaç tanesinin ancak

tabelası vardı. Evlerin çoğunluğu da mübadele nedeniyle giden Rumlardan kalma

idi. Ancak evler kış şartlarına göre yapılmıştı. Halk genelde yoksuldu.

Hırsızlık ve dalavere gibi durumlar yok denecek durumda idi. Fakat buna mukabil

arada bir işlenen cinayetler ve kumar insanların hayatını karartıyordu.

Tarım ve küçükbaş hayvancılıkla geçen bir ömür.

Bir bakıma araziler ve hayvanlarda insanların

ihtiyaçlarını karşılıyordu. Aileler arasında yardımlaşma, samimiyet ve sadakat

her türlü güçlüğü yenmeye yetmekteydi.

İlçede müthiş denilecek derecede bir sessizlik hüküm

sürerdi. Hayvanların sürülere katılma esnasında ve sürüden gelip dağılmaya

başladığındaki sesleri duyulabilirdi ancak.

Halk işlerini görmede kağnı ve at arabalarından

yararlanıyordu. Motorlu taşıt yok denecek, parmakla gösterilebilecek kadar

azdı.

İnsanlar hayatlarını idame ettirebilmek için iyi çalışıyor,

çalışmakla kalmıyor emeğin kıymetini bildiğinden olacak ki hemen hemen israf

nedir bilmiyordu.

Kavgalar çok nadiren oluyordu. Bunun da nedeni evlerdeki

sedirlerde süren yarenlikler olmalıydı.

İnsanlar evlerde toplanır zaman zaman cemaat olunarak

namazlar eda edilir ve ardından da eski günler yâd edilirdi. Cenk ve destansı

hikâyeler anlatılır, anlatılanlar da can kulağıyla dinlenirdi.

Almanya dan veya gurbetten gelenlerin yolları gözlenir ve

mutlak surette ziyaret edilirdi. Köy ve kasabalardan ilçeye gelen tanıdık veya

yabancı olsun ilgi gösterilir, hâl hatırları sorulurdu.

Harman zamanı işler uzun sürerdi. Yaşlıların

anlattıklarına göre ekinlerini orakla işlemeye giden insanlar evlerine bir iki

ay sonra ancak dönerlerdi. Komşular karşılıklı veya karşılıksız birbirlerine

yardımlaşırlar ve bundan da hiç yüksünmezlerdi.

Halkın pek fazla olmasa da bazı adetleri vardı. Bu

nedenle de gelenek ve görenekler yaşatılırdı. Dini konularda pek fazla bilgiler

olmasa da insanlarda, atalardan gelen görenekler nedeniyle önemli derecede bir

saygı hâkimdi. İslam ın gereklerini yerine getirme çabası içindeydiler.

Zamanın şartlarına göre ihtiyaçlarını karşılayabilecek

ürünler yetiştirilirdi. En önem verilen ürünler arasında tahıl ve ürünleri,

patates, mercimek, burçak, kabak, bostan yetiştirilirdi. Kıraç topraklarda pek

fazla büyümese de yetiştirilen domateslerin tadı da bir harikaydı. Halkın önem

verdiği alanlardan birisi de tarihsel bir geçmişe sahip bağlardı. Bağların

gözünü açmak da gözünü kapatmakta insanlara bıkkınlık vermezdi. Bağ bozumunun

insanlarda unutulmaz bir hazzı olurdu. Yaş üzümler bağlarda sekiler

hazırlanarak kurutulurdu. Asmalardan bir kısmı da kışlık yenmek için serin bir

yerde muhafaza edilerek ya dizilir ya da duvara asılırdı. Bağında gözün olsun yemeye

yüzün olsun sözü atalardan gelen anlamlı bir sözdü. Şırahanelerde elde edilen

üzüm suları, yapılarak iri küplere konulan üzüm turşuları ve köpüre köpüre

kıvamını bulan pekmezler Ki yumurta ile yapılan çalma pekmezin verilen emeğine

karşılık ayrı bir damak tadı ve kalitesi vardı. Pekmezin içine yatırılarak

yapılan kabak reçeli de evlerin unutulmazları arasında idi. Küplere doldurulan

ve serin yerlere konulan turşuları da unutmamak gerekir. Peynir özellikle de

çömlek peyniri ki çok değerli bir besindi, yoğurt ki keselerle süzülür ve

sofralara gelirdi. Sıcak günlerde yayık ayranlarının tadı damaklardan gitmezdi.

Halk, ekmeklerini kendisi yapıp pişiriyordu. Her

mahallede halk fırını vardı. İçine patates, patates suyu, peynir suyu katılan

hamur ekmek haline gelişini ve nasıl bir tadı ve besin değeri olduğunu anlatmak

yerine bu ekmekleri yiyerek anlamanın daha doğru olacağını belirtmeliyim. Bu

ekmekler bayatlasa, sertleşse bile ısıtıldığında aynı tazeliği korumaktadır.

Üreten bir toplum olduğundan halkın bakkaldan alacağı

fazla bir ihtiyacı olmazdı. Alışveriş yaparken de ölçülü davranılırdı. Bu

nedenle de borç batağında olan hemen hemen fazla bir kimse yoktu.

İlçede görev yapan memurların ekonomik durumu halktan çok

daha iyi bir seviyede idi. Pek az kimse file ile manava pazara giderdi. Halkın

kendi yetiştirdiği meyvelerin dışında doğru dürüst bir meyve yiyemezdi. Bir

kamyon portakal bir dükkâna döküp de günler sonra sattıklarını hatırlarım. Buna

keza bir traktördü sanırım mor havuç (pürçüklü) meydana döküp de satmışlardı.

Hastalık çok yaman bir illetti. Tıptaki gelişmelerin olup

olmadığından bihaberdi insanlar. Çoğu insan tedavi olamamanın acısını çekerdi.

Bir yazlık bir de kışlık olmak üzere iki sinema vardı.

Sinemaya büyük bir ilgi vardı. Halk gerek ajansları ve gerekse halk

hikâyelerini, arakası yarınları, türküler geçidini, koro türküleri dinlerdi.

İlk başlarda radyolarda batı müziğini pek duymamıştım. Sonraları batı, hafif

batı müziği, Türkçe sözlü hafif müzik parçaları duyulmaya başlamıştı.

Sinema, radyo derken televizyonu da unutmamak gerekiyor.

Mahallemizde Yaşar Onbaşı diye biri vardı. Yaşar Onbaşı insanları bilgileriyle

test ederdi. Alelacele sorduğu kısa sorulara hemen cevap almak isterdi. O

sıralarda Almanya da çalışıyordu. Televizyon ülkeye girdiği ilk zamanlardı

sanırım, Yaşar Onbaşı Almanya dan bir televizyon getirmişti. Televizyonu

balkona kurup da yayına başladığında kalabalık görülmeliydi. Daha sonraları

memurlar taksitlerle televizyon almaya başlamışlardı. O yıllarda televizyon

gibi buzdolabı ve çamaşır makinesi evler için çok lükstü. İmkânlar neticesinden

halk zamanla bu aletlere de kavuşmuştu.

Ulaşım çok zordu. İlçede hemen hemen hiç araç yoktu.

Haftada bir geçen kamyonlara binen insanlar ihtiyaçları için şehre gidiyordu.

Beş on yıl içinde ilçede motorlu araç sayıları yapılan

güç birliği sonucu artmaya başladı. Kamyon, traktör, taksi, derken minibüs de

ilçeye girmeye başlamış halk borcunu ödemeye başladıkça rahata ermeye

başlamıştı. Çünkü insan gücü devam etmesine karşılık karasabandan kağnıdan

kurtulmak bir bakıma bir devrim sayılırdı.

1970 lere gelindiğinde evler hâlâ karanlıkta sayılırdı.

Odalar el lambaları ve kısmen de çıralarla aydınlanıyordu hâlâ. Ancak zamanla

elektrik kesilmeleri azalmaya başlamıştı. Yarı karanlık yarı aydınlık bir dünyada

insanlar her türlü güçlüklere rağmen azla yetinmenin mutluluğunu yaşıyorlardı.

Ocak tüpü ve piknik tüpleri evlerde çoğalmadan,

bahçelerde ocaklar ev içlerinde, tandırlar yanardı. Bu tandırlarda envai türde

pişirilen yemeklerin lezzetleri bir başkaydı.

Yıllar akıp geçti.

Araçların sayısı ilçe nüfusunun yarısına ulaştı.

Küçükbaş hayvanlar kayboldu. Halk bir ara gözünü açtığı

patates yüzünden bağları söktü. Üzümden ve pekmezden oldu. Alım gücü arttıkça

üretilen ürünlerin sayısı azaldı. Üreten bir toplumdan tüketen bir topluma

geçildi. Fazla üretim için fazla kimyasal gübre nedeniyle organik

meyve-sebzeler kayboldu.

Televizyonlar her eve girdi. Videolar çıktı derken

bilgisayarlar

Halk teknolojiyle beraber imal edilen birer robota döndü.

İletişim koptu. Dini, örfi bağlar zayıfladı. Babanın dilini torun anlamaz oldu.

En kötüsü de saygı ve sevgi; huzur iklimi kaybolmaya yüz tuttu. Her şey

sıradanlaştı ve değersizleşti. Haramzadeler çoğaldı. Kavgalar arttı. En kötüsü

de sanırım insanların kafasında başlayan ve devam etmekte olan kavgalar oldu.

Şimdi insanlar huzuru lafla arıyorlar. Ancak geçmişine

sahip çıkmayarak huzur dolu sokaklardan yürümek istiyorlar. Ama artık nafiledir

dünya küçüldü, yenidünya düzeni aile kavramını da bitirmek üzeredir.

Allah ın ipine sarılarak; merhamet, vicdan, ahlâk ve

adalet gibi kavramların mücadelesini verip kazanarak insanoğlu insanlığına zor

olsa da tekrar kavuşabilecektir.