Birer olgu olarak ele alındığında hukuk ve kuvvet arasındaki ilişkinin esaslı ve çetin bir sorun halini aldığı hem sanılmıştır, hem de görülmüştür. Bu yüzden, sorunu çözmek, gidermek ve ortadan kaldırmak için çoğunlukla kuvvete öncelik ve ağırlık verilmiştir. Bunun tezahürlerine, tarihin akışı içinde sık sık ve bolca rastlamaktayız. Bu tarz sanı ve görüler, her iki olguyu, mahiyet ve niteliklerinden başlayarak, gerçekleştirdikleri etkiler ve doğurdukları sonuçlar itibariyle değil, bütün bunların dışında onlara yükledikleri işlevler ve bekledikleri faydalar bakımından oluşmuştur, denebilir.

Genel olarak, bu iki olgu irdelenmeye başlandığında, aralarındaki ilişkinin itibari ya da göreceli nitelikte oldukları anlaşılır. Öncelikle kuvvet olgusu, esas itibariyle doğaya aittir ve doğadaki hemen her canlının, farklı derecelerde sahip olduğu bir niteliktir. Doğa bilimleri dediğimiz birçok bilim, kendi bakış açısı ve yöntemi uyarınca kuvveti konu edine gelmiştir. Fizik bunu hareket dolayımında incelerken, biyoloji embriyo temelinde açıklamaya çalışır. Üstelik genel olarak kabul edilen canlılık olgusu dışında tutulan ve cansız nesne olarak tanımlanan varlıkların mahiyetinde, şöyle veya böyle nitelikte de bulunmaktadır. Mesela kaya gazında olduğu gibi. Tabii buna enerji diyoruz, ama “enerji”nin madde olup olmadığı ayrı bir sorunun kapısını aralamaktadır. İkinci olarak kuvvet olarak tanımladığımız olgu, irade ve bilinç olarak nitelendirdiğimiz yetenekten yoksundur. Dolayısıyla, kuvvet, kendi mahiyetinin ve niteliğinin tezahürü sürecinde herhangi bir seçimde, tercihte bulunamaz, ancak dıştan bir iradenin ve bilincin yönlendirmesiyle çeşitli biçimlerde ortaya çıkarak, belli somut sonuçların doğuşunda işlevsellik kazanabilir.

Kuvvetin irade ve bilinçten yoksun olmasının doğal sonucu olarak, kendiliğinden “kültür” veya “manevi” dediğimiz herhangi bir “değer” üretememesi, kendiliğinden bir değer biçimine dönüşememesidir. Bunun yanında kuvvet, kendi dışında birçok işlevin veya amacın gerçekleştirilmesinde etkin roller de kullanılabilir. Bu bakımdan araçsal nitelikte olduğu söylenmelidir.

Buna karşılık hukuk olgusu, mahiyet ve niteliği itibariyle, doğaya ait doğal bir olgu ya da olay değildir. Herhangi doğal bir olayı, öngördüğü şartların gerçekleşmesi halinde, ilgi alanına dâhil edebilir, ama salt doğal olması nedeniyle değil, öngördüğü şartların gerçekleşmesi nedeniyle yapar bunu. Doğal bir olay olan depremin veya selin oluşuyla değil, bunların yol açtığı sonuçlarla ilgilenir. Depreme dayanıklı binalar yapılmamış, dere içine yapılan köprünün ayakları oluşan selin akışını tıkayıp çevrede yıkıma neden olmuşsa, hukuk orada belirir ve hükmünü icra etmeye başlar. Bu bakımdan hukuk, doğayla değil, kendisi de bir yönüyle doğaya ait olan insan ile ilişkilidir. Dolayısıyla irade ve bilinç, hukuk olgusunun varlığıyla doğrudan bağlantılıdır. Onun için, özellikle bir takım hukuk dallarının ana ilkesi, irade özgürlüğünü ya da irade serbestliğini temel alır. Bu bizi, hukuk olgusunun kültürel ya da manevi alana ait olgu olduğu sonucuna götürür. Bunun anlamı, “değer” olgusunda ifadesini bulur. Bir başka ifadeyle, hukuk, kapsamına aldığı olgu ve olaylara “değer” izafede eder, ancak onları değer yönüyle kavrayabilir. Sözgelimi, biyolojik yönüyle doğal olan insan bedeni ve organları, hukukun bakış açısında ancak değer olarak kavranabilir. Onun için insan bedeninin, sağ veya ölü olsun, korunması, hukuk tarafından değerin korunması anlamına gelir. Kürtajın, organ naklinin ya da organ kaçakçılığının hukuk tarafından düzenleme konusu yapılması, bunun bir göstergesidir.

Bu bağlamda, kuvvet olgusunu da hukuk değer temelinde kavramaya başladığı andan itibaren, çeşitli yönleriyle onu düzenleme gereği duymuştur. Öncelikle, hukuk, kuvveti, kendi amacı doğrultusunda kullanmak gereği duyduğu için, onun kullanımı için bir takım kurallar, hükümler öngürmüştür. Sözgelimi, kuvvet, insan ve toplumun yönetiminde işlevsel olabilmesi için, hukuk tarafından hâkimiyet ve iktidar ölçütü temelinde tanımlanmış, belirlenmiş ve sınırlandırılmıştır. Hukukun öngördüğü amaç dışında kuvvetin kullanılmasını sınırlandırdığı gibi, kimi zaman da yasaklamıştır.

Konuyu bir başka yazıda irdelemek daha açıklayıcı olacaktır.