Hepimiz aynı pazara gidiyoruz, aynı etiketi görüyor, aynı faturaları ödüyoruz. Kimin hangi partiye oy verdiğinin artık bir önemi kalmadan, hepimizin omzuna çöken ağır bir hayat pahalılığı gerçeği var. TÜRK-İŞ’in açıkladığı son veriler, bir hanenin en temel ihtiyaçlarını bile karşılamanın nasıl her geçen gün daha da zorlaştığını gösteriyor. Bu rakamlar birer sayı değil; mutfakta kaynayan tencerenin sesi, kirayı ödeyememe kaygısıyla uyunan geceler, maaşın daha ilk haftada erimesi demektir. En sıradan gıda ürünlerinin bile bütçeyi zorladığı, kiraların neredeyse bir hanenin tüm gelirini yuttuğu bir dönemden geçiyoruz.

Elbette dünyada krizler var. Fakat hepimizin içten içe sorduğu ortak bir soru var: Aynı küresel dalgalanmalardan diğer ülkeler bu kadar etkilenmezken, biz neden her fırtınada bu kadar savruluyoruz? Neden benzer şartlardaki ülkeler ayakta durabilirken, bizde her olumsuz gelişme vatandaşın sofrasına, cebine ve yaşam kalitesine bu kadar sert yansıyor? Bu sorular, hangi siyasi görüşten olursak olalım, hepimizin sorduğu haklı sorulardır. Çünkü mesele siyaset değil, doğrudan hayat meselesidir.

Bugün bir aile sofrayı kurarken zorlanıyorsa, emekli ay sonunu getiremiyorsa, gençler gelecek hayal edemiyorsa bunun nedeni vatandaşın tembelliği değil; yanlış ekonomik tercihlerdir. Üretim yerine ithalata yaslanan, tasarruf yerine israfa göz yuman, liyakat yerine sadakati önceleyen bir yönetim anlayışı, ister istemez ülkeyi buraya getirir. Bu eleştiriyi yapmak kimseyi suçlamak değildir; gerçeği birlikte görebilmek içindir. Çünkü bu sorunlar hangi partiye oy verdiğimizden bağımsız olarak hepimizi etkiliyor.

Peki bu tabloyu tersine çevirmek mümkün mü? Evet mümkündür. Ama aynı yöntemlerle, aynı kadrolarla, aynı bakış açısıyla olmaz. Türkiye’nin yeniden üretime dayalı, israfı durduran, adaleti esas alan ve liyakati önceleyen bir ekonomik anlayışa ihtiyacı var. Böyle bir ekonomi, seçim arifesinde verilen geçici vaatlerle değil; ilkeye, kararlılığa ve ahlaka dayalı bir siyasetle kurulabilir. Kökü sağlam bir duruş, geleceği planlayan bir anlayış ve milletin çıkarını her türlü siyasi hesaplaşmanın üstünde tutan bir irade gerekir.

İşte tam bu noktada gerçeği açıkça ifade etmek gerekiyor: Bu ülkede Milli Görüş çizgisini samimiyetle temsil eden, taşıyan ve savunan tek parti Saadet Partisi’dir. Bu cümlenin altı kalın harflerle çizilmelidir. Çünkü Milli Görüş bir slogan değil, bir ilke hareketidir. Ekonomiye bakışı, israfa karşı duruşu, üretimi merkeze alan yaklaşımı, adaleti önceleyen anlayışıyla Saadet Partisi bu çizginin yaşayan tek temsilcisidir. Bugün ülkenin ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur: Tutarlılık, dürüstlük, liyakat ve adalet.

Saadet Partisi’nin farkı sadece yanlışları söylemesi değildir; çözümü de ortaya koymasıdır. Yıllardır üretim ekonomisini savunan, israf düzenine karşı çıkan, devlet imkânlarını bir avuç imtiyazlıya değil bütün millete adaletle dağıtmayı ilke edinen yegâne kadrodur. Kimseyi ötekileştirmeyen, kutuplaştırmayan, milletin değerlerini siyasete malzeme etmeyen bir üsluba sahip tek hareket Milli Görüş hareketidir. Bu hareketin siyasi adresi ise açıktır: Saadet Partisi.

Bugün birçok AK Partili kardeşimiz bile içten içe “Biz böyle bir Türkiye hayal etmemiştik” diyor. Bu bir kopuş değil; haklı bir sorgulamadır. Çünkü hepimiz daha huzurlu, daha adil, daha güçlü bir Türkiye’de yaşamak istiyoruz. Hepimiz çocuklarımızın geleceğinden emin olmak, alın terimizin karşılığını almak, emeğimizin değer gördüğü bir ülkede yaşamak istiyoruz.

Türkiye’nin yeniden ayağa kalkması mümkündür. Bunun için mucizelere değil; doğru kadrolara, doğru ilkelere, doğru yönetime ihtiyaç vardır. Bu yönetim ise ancak Milli Görüş ilkesine bağlı kadrolarla mümkündür. Çünkü Milli Görüş, günü kurtaran değil geleceği inşa eden bir anlayıştır. İsrafı değil üretimi, ayrışmayı değil birliği, adaletsizliği değil hakkı savunan bir duruştur.

Bugün yaşadığımız ekonomik sıkıntı sadece maddi bir sorun değil; aynı zamanda sosyal ve insani bir krizdir. Bir milletin alın teri bu kadar ucuz, emeği bu kadar değersiz hale gelemez. Bu nedenle mesele siyaset değil; doğrudan bir ekmek meselesidir. Ve ekmek kadar gerçek, ekmek kadar yakıcıdır.

Açlığa Da, Yoksulluğa Da, Yolsuzluğa Da Mahkûm Değiliz; Bu Kader Olamaz!